‘Mustafa’ kimin ‘Mustafa’sı?
Web NTVMSNBC   
NTVMSNBC'yi açılış sayfam yap
Kültür Sanat
Filmler
Sinema
Müzik
Edebiyat
Sahne Sanatları
Sergi
Mimari
Arkeoloji
İstanbul Bienali
Orhan Pamuk - Nobel
Altın Portakal
Cannes
Video
Foto Galeri
Türkiye
Dünya
Ekonomi
Spor
Teknoloji
Sağlık
Kültür Sanat
Yaşam
Hava Yol
Yeşil Ekran
Eğitim
Moda
Otomobil
Doğuş Yayın Grubu
NTV
CNBC-e
e2
NTVSPOR.NET
NBA TV
NTV Radyo
Eksen 96.2
Radio N101
NTV Yayınları
N. Geographic
 
NTVMSNBC Anasayfa » Kültür Sanat » Sinema

‘Mustafa’ kimin ‘Mustafa’sı?

Atatürk’ün yaşam öyküsünü anlatan Can Dündar imzalı ‘Mustafa’yı izleyen köşe yazarları ve ünlü isimler film hakkında çok farklı yorumlar yaptı. ‘Mustafa’nın “Kemalizm’e yeni bir hayat öpücüğü” olduğu da söylendi, ulusalcıların ezberini bozduğu da...


 DİĞER HABERLER

  KÜLTÜR / SANAT - EN ÇOK OKUNAN HABERLER

NTV-MSNBC
Güncelleme: 05:31 ET 13 Kasım 2008 Perşembe

İSTANBUL - Atatürk’ün ölümünün 70. yıldönümü için hazırlanan ‘Mustafa’ gösterime girdiği günden itibaren seyircinin yoğun ilgisiyle karşılaştı. Can Dündar’ın yazıp yönettiği ‘Mustafa’ vizyona girdiği ilk gün 150 bin kişi tarafından izlendi. 193 kopyayla 206 salonda gösterilen film medyada da geniş yer buldu. Kimileri film için “Kemalizm’e yeni bir hayat öpücüğü” nitelemesi yaparken, kimileri de “bu film ulusalcıların ezberini bozdu” dedi.
Haberin devamı

ARABASI KIRILANA YOL GÖSTEREN ÇOK OLUR
Çetin Altan, Milliyet (2 Kasım 2008)

Nasreddin Hoca, yolda komşusunun damadına rastlamış. Genç damat:
- Hoca, demiş; bir oğlum oldu.
Nasreddin Hoca kutlamış kendisini ve sormuş:
- Adını ne koydunuz?
- Mustafa koyduk.
Nasreddin Hoca:
- Keşke, demiş; biraz daha düşünseydiniz Mustafa koymadan önce.
- Neden?
- Neden olacak, “Mustafa uyuyor”, “Mustafa meme emiyor”, “Mustafa emeklemeye başladı”, “Mustafa taytay duruyor” dedikçe; bir yığın kıyamet kopabilir Ankara’da.
- Allah Allah neden ama?
- Nedenini git Can Dündar’a sor sen; “Mustafa” diye yaptığı filmin nasıl bir gümbürtü çıkarttığını görmüyor musun?”

MUSTAFA
Güneri Cıvaoğlu, Milliyet (29 Ekim 2008)
(...) Belgeselin ötesine geçen “ruh” var filmde... Can, “duyguludur” fakat dahası ve bu film için çok önemli özelliği “duyarlı” da oluşudur. Başkasını hissedebilmesidir. Binlerce not, kitap, belge ve görüntünün arasında iz sürerek sonradan kazanılmış “Kemal” ve “Atatürk”ten ayrıştırdığı saf ve yalın “MUSTAFA”yı bulmuş, hissetmiş.




(...) Filmde üzerinde çok konuşulacak ve tartışmalar yapılacağını sandığım bazı bölümler var. Örneğin... Atatürk’ün kendisini çılgınca alkışlayanlar için “Aynı kalabalık yarın bizi linç de edebilir” söylemi. Yadırgansa da onun ne kadar gerçekçi olduğunu gösteriyor. Alkışlarla başı dönen ve kendilerini “siyaset evliyası” mertebesinde görenlerin sonları hazin olmuştur. Atatürk’ün “Kürtlere yerel özerklik verilmelidir” söylemi de polemiklere neden olacaktır. Belki kullanılacaktır.
Oysa o günün koşullarında söylenmiş sözleri değişmez bir kalıp olarak görmek hata olur. Buna karşılık... Atatürk’ün daha o zamandan Kürt kökenli yurttaşlarımız için nasıl geniş bir açıyla sorunu gördüğünün de kanıtıdır.

RECEP İVEDİK Mİ MUSTAFA MI?
Mehmet Y.Yılmaz, Hürriyet (1 Kasım 2008)
BELGESEL bir filmin bu kadar çok tartışma yaratması ancak bizim cennet vatanımızda gerçekleşebilecek bir durum. Can Dündar’ın “Mustafa” belgeseli öyle görünüyor ki önümüzdeki ayların en canlı tartışma konularından birisi olacak. Deniz Baykal’ın filmle ilgili eleştirileri gişe başarısı açısından umut veriyor bence. Benim de kendime referans aldığım film eleştirmenleri var. Onlar beğenirse filme gitmiyorum, beğenmezlerse ilk seansta yerim hazır! Deniz Baykal da bence böyle bir etki yaratacak. (...) İnsani yönlerini öğrendikçe Atatürk’e saygım daha da artıyor. İki kadeh fazla içiyor ya da kendini yalnız hissediyor diye Atatürk değerinden bir şey kaybetmez. Tarihi kişilikleri, gerçek bir “kişilik” yapan şey de zaten bu tür sıradışı özellikleridir. Yoksa herkes “tarihi kişilik” olur ki bunu yazacak tarih kitabı milyon sayfa olur, kimse okuyamaz!

CAN DÜNDAR’IN ‘MUSTAFA’SINI DAHA ÇOK SEVDİK
Mehmet Ali Birand, Posta (29 Ekim 2008)

(...) Can Dündar, 70 yıldır ilk defa bize bronz heykellerdeki sert bakışlı, at üstünde uçar gibi giden veya siyah-beyaz fotoğraflardaki çok ciddi, hatta katı bakışlı bir lideri değil, Atatürk’ün insan tarafını gösterdi. Aşık olan, sevgilisine Fransızca nefis mektuplar yazan, içki içen, arkadaşlarıyla eğlenip şarkı söyleyen, dans eden bir Atatürk’le karşılaştık. Gerektiğinde, görüşlerini paylaşmadığı insanlarla da işbirliği yapan, hedefine varmak için şeytanla dahi el sıkışan, gerçekçi bir lideri tanıttı.
Can Dündar, 70 yıldır kendi kendimizi hapsettiğimiz fildişi kafesin kapısını açtı. Ben kendimi Mustafa’ya çok daha yakın hissettim. Onu, bronz atlar üstünde şaha kalkmış heykellerinden daha çok sevdim. Daha çok benimsedim. Eline sağlık Can Dündar.

MUSTAFA’NIN TARTIŞILACAK YÖNLERİ
Fikret Bila, Milliyet (30 Ekim 2008)

(...) Zaafları, zayıflıkları, hırsı, aşkları, sigarası, içkisi, dinden-imandan uzaklığı, Türkiye’den çekip gitmek isteğiyle perdeye yansıyan Mustafa’nın, Kemalistleri tatmin ve memnun edeceğini sanmıyorum. Buna karşılık, Kemal’den hazzetmeyenlerin ilgisini ve beğenisini daha fazla çekebilir. Tahmin ediyorum ki “Mustafa” bir “Kemal” tartışması yaratacak...

Vahdettin’i sevenler de filmden memnun kalabilirler. “Mustafa”da siyasi konulara girildiğinde soru işaretleri oluşuyor. Vahdettin konusu da öyle... Son Padişah Vahdettin’in vatan haini değil gerçek bir “vatansever” olduğunu savunanlar, onun, Atatürk’ü “vatanı kurtarmaya memur” ettiğini savunurlar. Nitekim, Atatürk’ün Samsun’a gitmeden sarayda Padişah’la yaptığı görüşme buna yorulur ve yeterli görülür. “Mustafa” filminin verdiği mesaj da bu yönde. Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa’ya, “Paşa, devleti kurtarabilirsiniz” diyor filmde. Ama arkası gelmiyor. En azından, “Peki Mustafa Kemal için çıkarılan idam fermanında imzası bulunan bu Vahdettin değil mi?” sorusu gelecektir.




“Mustafa” insani yönleriyle anlatıyor Atatürk’ü ama siyasi alandan yapılan seçkiler genellikle tartışmalı konular. Güncel tartışmalar olduğu için bu konular tercih edilmiş izlenimi veriyor. Örneğin, Atatürk’ün son dönemlerde tartışılan ve PKK-DTP cephesinin sık sıkıya sarıldığı ünlü İzmit basın toplantısı konu ediliyor. Filmde, Atatürk’ün İzmit’te bazı gazetecilere yazılmamak üzere, “Kürtlere anayasal özerklik verileceğini söyledi” deniliyor. Bu konunun da arkası gelmiyor. İhtimal ki, filmin bu yönü de tartışmalara neden olacak. Güneydoğu’ya özerklik verilmesini isteyen PKK-DTP cephesi, filmin bu kesitini beğenecek ve ihtimal ki kullanacaktır.

(...) Mustafa’ değişik bir Atatürk portresi yansıtıyor. Can Dündar ve arkadaşları, Atatürk’ü insani yönleriyle anlatmak istemişler. Can Dündar ve arkadaşlarının gün ışığına çıkardıkları yeni görüntü ve belgeler, özellikle Atatürk’ün günlükleri, takdir edilmesi gereken gazetecilik başarısı. Can Dündar’ı ve ekibinin bu başarısını kutlamak gerekiyor. (...)

MUSTAFA HAKKINDA ÇOK ŞEY
Avni Özgürel, Radikal (1 Kasım 2008)

Atatürk’ün bütün hayatını anlatma derdine düşmek, filmi ortaokul tarih kitabı sınırı içine hapsetmiş. Sevgili Can’ın göz ardı ettiği bir husus, gerçekte bir değil birkaç Mustafa’nın olduğu.

(...) Sevgili Can’ın şimdiye kadarki yapımları açık söylemek gerekirse onun romantik üslubuna hayran, ürettiklerini huşu içinde seyretmeye hazır kitlelerin beğenisine sunduğu, TV ekranlarına, özel gösterimlere ve DVD piyasasına dönük, deyim yerindeyse bir tür ‘kapalı havuz ya da akvaryum’ projeleriydi. ‘Mustafa’ ise kelimenin tam anlamıyla ‘açık denizlik’ iş.

Alkışlamayı sona bırakıp eleştirilerimi söyleyeyim... Atatürk’ün bütün hayatını anlatma derdine düşmenin filmi Emin Oktay’ın ortaokul tarih kitabı ve kronoloji sınırı içine hapsettiğini söylemem gerek. Mustafa Kemal’in hayatındaki önemli dönemeç noktalarının çoğu ya bir iki cümleyle geçilmek zorunda kalınmış ya da büsbütün görmezden gelinmiş. Oysa Can Dündar yeteneğinde bir kalem Atatürk’ün özeli dahil zincirdeki halkalardan herhangi birinin üzerine gitse herhalde ortaya çok daha iddialı bir yapım çıkardı. Her şeyden biraz anlatmaya çalışmak lokanta tabiriyle ‘ortaya karışık/ şefin tabağı’ türünden bir şey çıkarmış.

Sevgili Can’ın bildiğinden emin olduğum ama her ne sebeptense göz ardı ettiği bir husus, gerçekte bir değil birkaç ‘Mustafa’nın olduğu. Örneğin, ‘Medeni Bilgiler’ kitabında yer alan la-dini cümleleri yazan da, İslamiyet ve Hazreti Peygamber’le ilgili en övücü değerlendirmeleri yapan da odur. Geçen asrın büyük din âlimi Elmalılı Hamdi Yazır’a hâlâ aşılamamış Kur’an tefsirini yazdıran, Buhari’nin hadis külliyatını tercüme ettirerek yayımlanmasını sağlayan kişidir Atatürk. Ve Elmalılı Hoca’nın Diyanet’le yaptığı sözleşmede yer alan, tefsirin nasıl hazırlanacağına dair maddeleri kaleme alan kişidir. Aynı durum arı dil yani Türkçe’nin sadeleştirilmesi meselesinde de, ‘Güneş Tarih Teorisi’ diye isimlendirilen maziyi farklı kalıba dökme girişiminde de vardır. Eski silah arkadaşlarıyla arası açılmıştır açılmasına ama bunda sadece ideolojik görüş ayrılığının etkisi olduğu söylenemez. Yani devrimlere muhaliftiler onun için araları açıldı derken de ihtiyatlı olmak gerekir. Doğru; kumandanlar muhaliftiler devrimlerin bazılarına. Harf inkılabına, şapka dayatmasına, hilafetin kaldırılmasına karşıydılar, ama aralarındaki soğukluk o zaman değil Sakarya Harbi sırasında başlamıştı. Enver Paşa’nın Batum’da muhtemel bir muvaffakiyetsizlik halinde Anadolu’ya geçip kendisini safdışı etmeye ve kumandayı ele almaya hazır beklediğini, üstelik kimi silah arkadaşlarının onunla temas halinde olduğunu öğrendiği günden itibaren uzaklaşmıştı Mustafa Kemal.
Alkışı sona bıraktığımı söylemiştim...

Eleştirilerime rağmen ‘Mustafa’ beni heyecanlandırdı ve açık söyleyeyim, izlemekten keyif aldım. Can’ın olağanüstü bir özenle ama aynı oranda cesaretle Cumhuriyet’in kurucusuna yaklaştığı şüphe götürmez. Su gibi akan sade bir metin, iyi bir kurgu ve altlarında çağlayan Bregoviç’in müziği.
Mustafa’nın sponsorluk konusunda gereksiz tartışmalarla hırpalanmasına üzüldüğümü de söylemek istiyorum. Kimi gazeteci arkadaşlarımızın, Can’ın geçmişte yaptığı, yazının girişinde ‘havuz/akvaryum projeleri’ olarak nitelediğim çalışmaları gündeme getirerek ‘Mustafa’dan imalı, kinayeli cümlelerle bahsetmeleri de hoş değil.

Filmle iki duvar yıkıldı
Üstelik ‘Mustafa’yla iki duvar yıkıldı.. İlki harcıâlem, makyaja dayalı benzetme gayreti ve genelde Milli Mücadele hikâyelerinin fonunda yansıtılmaya çalışılan Atatürk ilk kez dozunda, başarılı bir canlandırmayla sinema seyircisine sunuldu. Yıkılan ikinci duvar beyazperdenin belgeselle tanışması. Nesli Çölgeçen’in Milli Mücadele’nin son kahramanlarını belgelediği çalışma geliyor bunun arkasından. Umuyorum, diliyorum ki devam eder ve sinema salonlarını belgesel izlemek için dolduran bir seyirci kitlesi oluşur...

ATATÜRK VE ÇEVRESİNDEKİLER
Haşmet Babaoğlu, Sabah (10 Kasım 2008)
Nasıl tarihsel kişiliğini ve liderliğini görmezden gelemezsek... Atatürk’ü bir ” insan ” olarak algılamak ve anlamaktan kaçınacak kadar da ipin ucunu kaçıramayız. Buna hakkımız yok! Ama onu nasıl bir ” insan ” olarak tanıyacağız? Atatürk’ün yakınında bulunmuş insanlar tarafından dile getirilen anekdotlar ve hatıra külliyatı bu konuda bize yardımcı olabilir mi? Niye olmasın! Fakat o anekdotlara bakınca şöyle bir tablo görüyorsunuz: Çevresindeki insanlar öylesine eziliyor, büzülüyor ve silik davranıyor ki, sonunda Atatürk de tek boyutlu bir “masal kahramanı”na dönüşüyor. Ben işte tam da bu noktada çok ciddi bir kişisel dram ve ” yalnızlık ” görüyorum.
Bunu çok sıradan bir olayı aktaran anekdotla örnekleyeyim. Çankaya Köşkü’nün o zamanki bahçe mimarı Mevlut Baysal şöyle bir olay aktarıyor. “Bahçeyi düzenliyordum. Bir gün Atatürk, yaveri ve ben, bahçeyi dolaşıyorduk. Çok yaşlı ve gövdesi geniş bir ağacın, Ata’nın geçeceği yolu kapadığını gördük. Ağacın bir yanı dikçe bir yamaca, diğer yanı suyu çekilmiş havuza bakıyordu. Ata, ağacın havuza bakan yanına yaslanarak, karşıya geçti. Hemen atıldım: - Emrederseniz, hemen keselim Paşam! Bir an yüzüme baktı,sonra: Yahu, dedi, sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin ?” Şimdi burada Atatürk’ün söylediği sözün doğruluğu ve güzelliği üzerinde durup heyecanlanabilirsiniz. Haklı da olursunuz. Ama asıl üzerinde durulması gereken “emrederseniz, hemen keselim” tavrı değil mi?
Gerçekten insanlar liderler karşısında bir çırpıda koskoca ağaçları harcayacak kadar şakşakçı bir ezikliğe bürünüyorlar mı? Eğer öyleyse, o liderlerin bir gün ” Mustafa ” filmindeki Atatürk gibi “gidelim buralardan” duygusuna kapılacak kadar depresif bir ruh haline girmesi şaşırtıcı sayılır mı?

MUSTAFA TARTIŞMALARI
Murat Belge, Taraf (1 Kasım 2008)
(...) Mustafa Kemal’i gerçekten sevenler arasında, burada özetlemeye çalıştığım bu resmî tapınma havasından hoşnut olmayanlar var. Onlar, Mustafa Kemal Atatürk imgesinin toplumun bütününü ayağa kaldıracak bir imge olamamasını, bu resmî propagandanın genel sevimsizliğine bağlıyorlar. Doğal olarak, daha “insancıl”, daha “güler yüzlü” bir Atatürk imgesine ihtiyaç duyuyorlar. Değerlendirebildiğim kadarıyla Can Dündar da böyle düşünenler arasındadır. İnsanın en “insanî” kabul edilen çocukluk çağını filmine ana konu olarak seçmesi, böylece bu samimî “Mustafa” hitabına ortam hazırlaması, herhalde bu gibi kaygılara dayanıyordu.
Gene, “çocuk”luğun vurgulanması, asıl “tabu” konusu yılların eylemlerinden uzaklaşmaya da imkân tanıdı. (...)

Deniz Baykal, Atatürk’ün demokrat olduğunu, oysa Can Dündar’ın filminin onu “diktatör” gibi sunduğunu söylemiş. (...) Her toplum sevdiği, teşekkür borçlu olduğuna inandığı, siyasî veya değil, “büyük” saydığı insanları heykellerle anar, kitaplar, biyografiler yazılır. Ama demokratik ülkelerde bu işler ne kurulu bir sistem içinde yapılır, ne de bir sansür çerçevesinde. Türkiye’de Atatürk kültünün benzetilebileceği olgu, daha çok eski Komünist ülkelerde görülen önder kültüdür. Ama bu da, ancak bir dereceye kadar. Troçki, “Stalinist’lerden söz ederken, “epigon” kelimesini kullanır. Bu Yunanca kelime, kabaca, “taklitçi izleyici” anlamına gelir. Taklit edenin, taklit ettiğiyle aynı düzeyde olamadığını da ima eder. Troçki’ye göre “epigon”, taklit ettiği “idol”ünün belirgin bir özelliğini seçip alır ve bunu abartılı bir biçimde yaşatmaya veya sürdürmeye veya yeniden üretmeye çalışır. Troçki’nin hedef aldığı “Stalinistler” Stalin’i hunharlıkta geçmeye çalışıyorlardı. (...) Troçki’nin “epigonlar hakkındaki tesbiti oldukça isabetli. “Epigon”, önderin, çok zaman büyük bir kusur olan özelliğini alıp bağrına basar, öncelikle ona sahip çıkar. Bu determinizm, “epigon-üreten” kültürlere içkin bir determinizmdir. Onun için Deniz Baykal’ın -öteki sözlerinin yanı sıra- “Atatürk diktatör değil, demokrattı” sözü yerini buluyor. Deniz Baykal dahi hiç sanmam ki bunun böyle olduğuna inansın, ama “demokrasi işte bu” diyeceği nesnenin özelliklerini iyi biliyor.

MUSTAFA
Derya Sazak, Milliyet (30 Ekim 2008)
(...) Can Dündar, ‘Sarı Zeybek’ten bu yana Mustafa Kemal’i ‘siyah beyaz’ görüntülerin bize hatırlattığı 20. yüzyılın başlarındaki savaş yıllarının askercil liderleri arasından çıkarıp, çağı değiştiren, devrimci, barışçı, insani Atatürk kimliğiyle buluşturmaya çalışıyor. ‘Mustafa’ filminde hayatın içinden bir ‘portre’ çıkarmaya çalışıyor Dündar. Aşk ve özlem mektupları yazan, gülen, zeybek oynayan, hüzünlenen, öfkelenen, giderek yalnızlaşan, ‘Beni hatırlayınız’ diye not düşen bir Atatürk’ü de görüyoruz.

(...) Dündar, cumhuriyetin ilanı ile 1930’lar arasındaki ‘devrim’ yıllarında Atatürk’ün ‘diktacı’ kimliğine, Kürtlere özerklik sözünden yeni devleti inşa mücadelesinde ‘İslamiyet ile komünizm’i birleştiren ‘pragmatist’ siyasetine de göndermeler yapıyor. Bir çağdaşlaşma ve modernleşme projesi olarak Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunun 85. yıldönümünde de sorunlarla boğuşuyor. ‘Mustafa’yı özellikle genç kuşaklar izlemeli.





KOVULDUNUZ
Perihan Mağden, Radikal
Bu bayram, sanatsal/sinemasal: yapıcılarını finansal olarak DA gönendirecek bir Cumhuriyet Bayramı oldu. Olacak yani. Can Dündar, mesela, Cumhuriyetin İçli Böreği olarak Susurluk’tan aldığı/duyduğu heyecanı, Ergenekon için duyamıyormuş. Hayret! Böylesi 1 araştırmacı dolgusalcı! Neden acaba? E; işin içinde yüksekyüksek generallerimiz olduğu için mi? 1 Numara hâlâ ortaya çıkarılmadığı, bir başka (daha alçak) general Rusya’ya tüymüş olduğu için mi? Genelkurmay, tarihçilerimize dahi açmaya kıyamadığı arşivlerini Müthiş Dolgusal AraştırmaElemanımız Can Dündar için açı açıvermiş: Ki, o da ‘Mustafa’ isimli, ay pek bi ‘controversial’, Mustafa Kemal’in insani yanlarını pek bir ortaya çıkartan filmini, Genelkurmayımız’ın DA cömert katılımlarıyla ortaya koyuversin diye. Artık gelsin okul gezileri Bu Film’e; gitsin Gülben Ergen’in lastik (ve fakat armalı) çizmeleriyle katkılandırdığı Dolmabahçe’de galalar! İş Bankası’nın Çocuk Mustafamız cömertçe kızkardeşi Makbule’yle karga kovalayan reklamlarına bakıyorum filan: Bizim Kemalizm’de olsun, Mustafa Kemal tapıcılığında olsun EKSİĞİMİZ Mİ VAR?

KANADIN VAR YERDESİN, HÖRGÜCÜN YOK DEVESİN
Engin Ardıç, Sabah (7 Kasım 2008)
(...) “Ey okuyucu! Bu kitabı alma ve okuma!” Az önce haber aldığıma göre, “CHP gençlik kollarının bağlı olduğu Internet linklerinde”, Can Dündar’ın “Mustafa” filmine “boykot” çağrısı yapılıyormuş... Almayın! Okumayın! Gitmeyin! Seyretmeyin! Öğrenmeyin! Tartışmayın! Düşünmeyin! Gerçeklere sırtınızı dönün, devekuşu gibi kafanızı kuma gömün. Nasıl olsa hayatınız “biz niçin başarılı olamıyoruz” diye ağlamakla geçti ve geçecek, hiç olmazsa kendinizi yormayın. Safsatalara sıkı sıkı sarılın: AKP göbeğini kaşıyan ayılara kömür dağıttığı için seçim kazanmaktadır, Eşref Bey büyük bir kahramandı, Atatürk de ağzına ne içki koyardı ne de sigara! Adam olamasanız da, rahatlarsınız...

DAHA DA BÜYÜDÜ
Engin Ardıç, Sabah (10 Kasım 2008)

Yıllarca uğraştım, bu günü görmek için... Çok şükür... Elbette “görsel” etki, yazılı basından binlerce kat fazladır. Televizyonculuk günlerimden bilirim. Yıllarca dil döktüm, Can Dündar işi kamerasıyla bir çırpıda bitirdi. Ellerine sağlık. Atatürk’ün uzaydan gelmediği, bir tanrı olmadığı anlaşıldı. Atatürk uyumaz, üşümez, acıkmaz, yorulmaz safsatası bitti. Demek ki onun da herkes gibi “zaafları” olabiliyor, o da hepimiz gibi içki ve sigara içebiliyor, seviyor seviliyor, küsüyor darılıyor, seviniyor üzülüyordu... Demek ki insanın bir üvey babası ve üvey kardeşleri olması utanılacak bir şey değildi, bu yüzden anasına kızması hatta küsmesi de son derece “insani” bir duyarlıktı... Demek ki o da böbrek taşı düşürebilir, kalp spazmı geçirebilirdi herkes gibi...Yapayalnız bir yetim çocuktan büyük bir önder çıkabiliyordu demek ki...
Demek ki onun da dar geçitleri, zor zamanları, başarısızlığın kıyısına kadar geldiği, herşeyinin pamuk ipliğine bağlı olduğu ters günleri olabiliyor, büyük bir önder bile gerektiğinde bunalabiliyor, sıkılabiliyor, kuşkuya da kapılabiliyordu... Sevdikleri ve sevmedikleri, dostları ve düşmanları elbette çıkabiliyordu... Çevresine çöreklenmiş olan bir sürü çıkarcı hergeleye burukluk ve hatta öfke de duyabiliyordu o büyük önder, hayatının son yıllarında... “Eserini” nasıl eğip büktüklerini, çarpıttıklarını görüp hayata bile küsebiliyordu...Yıllarca bunları anlatmaya çalıştım kot kafalılara. Her türlü haksızlığa ve hakarete de uğradım. Şimdi Can Dündar da uğramaktadır. Katlanacaktır bizim gibi.Evet arkadaşlar, savaş bitmiştir. Atatürk bu filmle küçülmedi, daha da büyüdü. Kemalistler yenildiler, Atatürk kazandı. Bugün gene bir 10 Kasım... O pırıltılı ve “trajik” adamın, o itilip kakılmış yetim çocuğun, o yanlışları ve doğrularıyla hepimizden daha büyük insanın ölüm yıldönümlerinden biri daha.
Ben onu severim. Gençliğinde parasızlıktan kestaneyle rakı içtiğini öğrendiğim gün daha da sevmiştim. Şimdi daha iyi tanıyınca siz de daha çok seveceksiniz artık.
Ölümünden yetmiş yıl sonra, Atatürk kazandı. Biz de bunun için didindik, hokkabazlar, çapsızlar, yeteneksizler, kaz kafalılar yenilsinler, o kazansın diye. Başardık Can... Başardın... O kazandı. Yani, Türkiye kazandı.


TURGUT ÖZAKMAN’LA DÖRT SAATLİK ‘MUSTAFA’ SOHBETİ
Can Dündar, Milliyet (13 Kasım 2008)

Turgut Özakman hocamla kitaplar, anılar ve yorumlar arasında unutulmaz bir 4 saat geçirdik. Evinden ayrılırken nihayet ‘Mustafa’ya ilişkin derli toplu, akademik bir değerlendirme dinlemiş olmanın keyfini yaşıyordum...

Geçen gün Turgut Özakman’ı televizyonda bizim Mustafa filminden sahneler üzerinde yorum yaparken görünce çok üzülmüştüm. Çünkü filmi izlemediğini biliyordum.
Ankara galasına bizzat davet ettiğim halde gelememişti. Sonradan karşılaştığımda da “Gelemedim, ama en kısa zamanda izleyip seni arayacağım, fikrimi söyleyeceğim” demişti. Araya zaman girdi. Filmle ilgili asılsız eleştiriler aldı yürüdü. Filmde olmayan sahneler bile bu internet-medya kampanyasında suçlama için kullanıldı. Sonunda Mehmet Ali Birand 32. Gün’de, “Mustafa” tartışması için Turgut Özakman’la beni davet edince, dün kapısını çaldım, “Hocam gelin şu filmi birlikte izleyelim” dedim. “Memnuniyetle” kabul etti ve beni evine buyur etti. Kitaplar, anılar, yorumlar arasında unutulmaz 4 saat geçirdik birlikte...

Şaşırmıştı, kuşkuluydu’
Özakman, annemin Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nden çalışma arkadaşıdır. Bir kez daha yazmıştım, annem sigara içmeye onun yanında alışmış; yıllarca da tiryaki olarak kalmıştı. O yüzden “Şu Çılgın Türkler”den önce de bizim evde hep “kulakları çınlatılan”, saydığımız bir aile büyüğü gibidir. Ankara Or-an sitesindeki evinde bu sıcaklıkla karşıladı beni... Eleştirilerin hepsini okumuştu. Hatta biraz da şaşırmıştı. Kuşkuluydu. “Seyredeceğim. Beğenirsem söylerim, beğenmezsem de söylerim, haberin olsun” dedi. Zaten aksi düşünülebilir miydi? Kuşkuluydu. “Seyredeceğim. Beğenirsem söylerim, beğenmezsem de söylerim, haberin olsun” dedi. Zaten aksi düşünülebilir miydi? ‘Hayret hayret hayret!’ Birlikte izlemeye koyulduk. İzledikçe gözlerine inanamadı. “Böylesine acımasızca yerden yere vurulan, hakkında kampanyalar açılan film bu mu”ydu? “Ne vardı ki bunda?” “Hayret...hayret...hayret...” diye tepkisini gösterdi Turgut Hoca... Bu kampanyanın nasıl açıldığına inanamadığını söyledi. Önündeki internet mesajlarında suçlanan sahneler, filmde yoktu bile... İzlerken sorular sordu, notlar aldı. Eleştirileri, katılmadığı noktalar yok muydu? Vardı; hem de pek çoktu. Ama bunun iyi niyetli ve titiz bir çalışma olduğunu, bir “ilk film” olmasından kaynaklanan kimi beklentileri karşılayamamamasının doğal sayılacağını, bazı küçük düzeltmeler yapılsa çok daha amacına uygun bir film haline gelebileceğini söyledi. Bazı şeylerin söylenmesini “erken” ya da “zamansız” buluyordu. Bazı bilgilerin şu ortamda Atatürk’e zarar vermesinden korkuyordu. Ama film aleyhine karalama kampanyası yürütenlere, “Bu filme gitmeyin” diyenlere kesinlikle hak vermiyordu.

‘Haksızlık ediyorlar’
Bunları, dün akşamüzeri banda kaydedilen, bu akşam yayımlanacak “32. Gün” programında da söyledi: Bütün eleştirilerini, maddi hata saydığı yerleri, yanlış anlaşılmasından endişelendiği sahneleri, kendi deyimiyle “bir hoca gibi, bir baba gibi”, müşfik bir yaklaşımla birer birer, madde madde sıraladı. Düzeltilmesini istedi.
Cevaplarımı sabırla, anlayışla dinledi. Ama sonunda “filme haksızlık edildiğini” söyledi; büyük emek ürünü olduğunu teslim etti. “Dediğim noktaları mutlaka düzelt. Ben de eşimi alıp sinemada da izlemeye gideceğim” diyerek beni uğurladı. Torunu da filme gitmemiş, ama filmde Atatürk’ün sigara tiryakisi gibi gösterildiğini duymuş, üzüntüsünü dedesine söylemişti. “Seni görse sana da söyleyecekti” dedi Turgut Hoca... “Ben de onu görsem, dedesinin anneme kötü örnek olduğunu söylerdim” dedim; bir kahkaha attı. “Film, Atatürk’ü sigara içerken gösteriyor” diye bana dava açanların, evlerde sigara içki içerek çocuklarına kötü örnek olan ana babalara da dava açması gerekmiyor muydu? Filmi eleştirmek için program yapanların, makale yazanların, söz söyleyenlerin, “meslek etiği gereği” önce eleştirdikleri filmi görmeleri gerekmiyor muydu? Özakman’ın evinden ayrılırken hem yarım yüzyılın imbiğinden süzülmüş bir birikimden yararlanmanın gururunu taşıyordum, hem de (nihayet) filme ilişkin derli toplu, akademik bir değerlendirme dinlemiş olmanın keyfini... Aklımda, giderayak şefkatle kulağıma fısıldadığı şu söz kaldı en çok: “Sabır... ya sabır!”

ARAMIZA HOŞGELDİN ATATÜRK
Baskın Oran, Radikal 2 (9 Kasım 2008)
Atatürk’ün mesela sıkı içici olduğunu bilmeyen yoktu, yalnızlığını Falih Rıfkı Atay ve Şevket Süreyya Aydemir gibi en yetkili Kemalist kalemler döne döne yazmışlardı. BASKIN ORAN Niye şimdiye kadar kimsenin Atatürk filmi yapmadığı anlaşıldı. Uçuşan internet iletilerinden biri “Can Dündar bir Ermeni olarak-./’ diye başlıyor, bir diğeri “Lütfen özellikle çocuklarınızı bu filme götürmeyim Sizde gitmeyin” (-de eki bitişik, tabii) diye uyarıyor, bir tanesi de artık olayın adını koyuyor: “Benim de bir Mustafa Kemal Atatürk’üm var ve bunu değil Can Dündar, Allahı gelse benden kimse alamaz”.

Bu “Lütfen Çocuklarınızı Götûrrneyin” filmini ben göreli hem çok oldu, hem de her yıl görürüm. Her yıl dediğim, Mülkiye ikinci sınıfta Atatürk’ün nitelikleri bahsini dinlerken yatılı okuldan dönünce evde bir üvey baba bulduğunu duyan öğrenciler inanamazlar. Birbirlerine bakarlar. Göreli çok oldu dediğim ise biraz daha sivri. Tarih 1996. Geçen yıl kaybettiğim ablamın mezunlar derneği başkanı olduğu İzmir Amefikan Koleji’nde konferansa çağırmışlar, konuşma sırasında sanki bugünü bilmiş gibi Atatürk’ün totemleştirilmesinin her şeyden önce bu büyük adama zararlı olduğunu söylüyorum: “Atatürk’ü frize öyle bir öğrettiler ki sesi güldür güldürdür, boyu dev gibidir. Böyle bir imaj oluşturdular kafamızda. Şimdi, bir çocuk Onuncu Yıl Nutku’ndaki sesi duyunca hayal kırıklığına uğrarsa çok mu iyi olur? Boyunun en fazla orta olduğunu, bu yüzden bütün resimlerde gruptan bir adım önde durduğunu öğrenirse kafasındaki Atatürk imajı ve ona bağlı olarak Atatürkçülük zarar görmez mi? İnsan’ı ortadan kaldırmanın mantığı var mıdır?’ 0 gün ardı ardına iki olay patlak verdi. Bir öğrenci babası ben konuşurken kalktı ve “Beyfendl, siz de pek uzun sayılmazsınız hani!” diye bağırdıktan sonra dolu salonu güm güm güm terk etti.

Bu komikti; zaten gülüşmelere yol açtı. Şu ise trajikti ve biraz ürpertti: Bir kız öğrenci fırladı ön tarafa, oturan velilere ve öğretmenlere hitaben “Bize Atatürk’ü nasıl anlattınız yıllardır! Bunu nasıl yaparsınız! Bizi nasıl aldatırsınız!” diye hıçkırarak bağırmaya başladı. Zaten o günden sonradır ki bir daha liselerde konferans kabul etmedim. İnsanî zaaflar, politikacı lider Filmi görmüşsünüzdür. Veya daha iyisi, en şiddetle eleştirenler gibi hakkında yazılanları okuyarak kanaat oluşturmuşsunuzdur. Ulu Önder gençliğinde büyük şehirle ilk tanışışında eğlenceye dalıyor, derslerini aksatıyor. Mum bitince hizmet neferine “Ben karanlıkta yatamam çocuk, bir çare bul” diyor. Meclis 1920’de ilk açılırken Cuma gününe rastlatıp Sakal-ı Şerif çıkartıyor, Vilayet’te hatim indirtiyor. Duruma hakim olunca tersini yapıyor: “İslamiyet Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu” diyor. Bazen Sovyetleri, bazen Kürtleri pohpohluyor “Müslüman kardeşlerim, Komünist yoldaşlar! Yakın bir gelecekte bütün İslamiyet komünizm ile birlik olarak onların intikamını alacaktır!”. Sık ağlıyor. “Bir kadını idare edemedim” diye yakınıyor. İlk cumhurbaşkanı seçildiğinde çok kısa teşekkür edişinin sebebini yıllar sonra açıklıyor: “Çünkü dişlerimi yeni çektirmiştim. Yeni dişler konuşurken ıslık gibi bir ses çıkarıyor ya da ağzımdan düşüyorlardı”. Muhalefeti sıfırlıyor. Her yere heykellerini diktiriyor. Her sözü kanun. Heykeller çoğaldığı oranda yalnızlaşıyor.
“Beni Unutmayınız/Beni Hatırlayınız” diyor. Akşamüstüleri uyanıyor, tek başına bilardo oynayarak sofra zamanını bekliyor: Günde 1 büyük rakı, 3 paket sigara, 15 kahve içiyor. Özellikle, “Beni Çankaya’nın kayalıklarına, Dolmabahçe’nin karanlık odalarına hapsettiniz” diye yalnızlıktan şikayet ediyor. « Bunları birleştirin, iki şey çıkıyor: Kaçınılmaz pragmatizmiyle Bir Politikacı v.e doğal zaaflarıyla Bir İnsan.

Neden bu kadar paniklediler? Bu filmi emperyalizmin Türkiye’deki oyunlarına yormaları saat meselesiydi. ADD İsparta şube başkanı “CIA ajanı Fuller patentli, Soros destekli” olduğunu bize açıklayarak bu boyutu da tamamladı (Taraf, 04.11.08). Böylesine hırçınlaşmanın sebepleri derinlerde olmalı: 1) Tam, Sakallı Celal’in “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur” dediği durum. Sembolik olarak söyleyeyim; Atatürk’ün karanlıktan korktuğunu duyanlarda sarsıntı büyük oldu. Oldu da, bunlar ne kadar yeniydi? Hiç değil. Çünkü hem Atatürk’ün mesela sıkı içici olduğunu bilmeyen yoktu, hem yalnızlığını F. R. Atay ve Ş. S. Aydemir gibi en yetkili Kemalist kalemler döne döne yazmışlardı, hem de şimdi “Nerdeee o film, nerde bu!” diyenlerin özlemle andıkları Sarı Zeybek de tam bir insan öyküsüydü: Hastalığının son 300 gününü anlatıyordu.

2) Anlatıyordu ama, ilâh’ın siyasal boyutlarına dokunmuyordu. Mustafa dokunuyor.Hem de, şu anda zaten dizginlerinden boşanmış vaziyetteki Sevr Paranoyası’nın temel iki unsuru olan Kürt ve İslam konularına. Filmin “M. Kemal Kürtlere özerklik vaat etti” demesine kimseler inanmadı. Şuraya yazıyorum, “Sözde özerklik vaadi” icadının eli kulağındadır. Ama filmdeki “haber” doğru. Okuyalım: “Binaenaleyh, başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince (md. ll’den bahsediyor) zaten bir nevi mahalli muhtariyetler (yerel özerklikler) teşekkül edecektir. 0 halde hangi livanın (ilin) ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir”. Dahası, hesaba katılmazlarsa Kürtlerin sorun çıkarabileceği uyarısı var: “Bundan başka, Türkiye’nin halkı mevzuubahs (söz konusu) olurken, onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman, bundan kendilerine ait mesele ihdas etmeleri daima variddir”. Ocak 1923 İzmit babın toplantısının orijinali. Hep sansürlenmişti, 2000’e Doğru 1987’deki 35. sayısında ilk defa açıkladı. Ama yine Sakallı Celal hikâyesi. İnsanların ne bundan haberleri var, ne de haberleri olsun istiyorlar. “Tahsil”leri öylesine kavi ki, M. Kemal’in Kürtlere özerklik vermeye hiç niyetli olmadığının, bütün amacının Kürtlerin o sırada sorun çıkarmamalarını sağlamak olduğunun farkında bile değiller. Duyacak inanacak halleri yok. Onlar ancak Che Guevara’nın Bolivya’da vurulduğu zaman çantasından Nutuk çıktığına inanırlar (bunu ayrıca yazı konusu yapacağım). Yahu, ne uğraşıyorum, adam sözü bitirmiş: “... bunu değil Can Dündar, Allahı gelse benden kimse alamaz”. Rabbim imansız bırakmasın.

Esas olay nerede? 3) Esas nedeni galiba bizzat Atatürk’ün, filmde dinlediğimiz 1 Kasım 1937 son Meclis nutkunda aramak lazım: ”[Prensiplerimizi], gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz””.
Siyaset bilimi terminolojisiyle söylersek, iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmekten bahsediyor. Machiavelli (1469), Bodin (1529) ve Hobbes (1588) gibilerinden öğrendiğimiz Tanrı’dan Prens’e geçiş bu! Atatürk’ün en büyük yapıtı! İktidarı yeryüzüne indiriyor, çünkü gökte durduğu sürece din adamları Allah’ın dudaklarından konuşmaya devam edecekler, “Allah böyle buyurdu” diye kesip atacaklar. Nasıl itiraz edeceksin?

Geldik. Tam burası. Ortadoğu’da burjuvazi olmadığı için sekülerleşme zaten çok zor, Ata’nın sağlığında dikilen onca heykelin de büyük yardımıyla 1960,1971,1980 askerî darbeleri Atatürk’ü Kitab-ı Mukaddes’iyle (Nutuk) ve Kutsal Kudüs’üyle (Anıtkabir) komple bir Hz. İsa yapıp çıktı. Hz. Muhammed veya Hz. Musa değil Isa; çünkü o diğer ikisinden farklı olarak aynen Eski Mısır firavunları gibi yarı-tanrısaldı. Şimdi Mustafa, Kemalistlerin zaman içinde tanrılaştırdıkları Atatürk’ü gök’ten yer’e indiriyor. Galiba esas kavga, “Atatürk böyle buyurdu”nun artık zorlaşacak olmasından. Can Dündar, akıllı Kemalizm yaptığı için öteki Kemalistler tarafından çarmıha geriliyor. Hepsi bu.

CAN DÜNDAR’IN ELİNDEKİ TABAK
Rıdvan Akar, Birgün

Sarı Zeybek (1994) Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, Salih Bozok (2001) Yükselen Bir Deniz (2002) Mustafa Kemal Aramızda (2003) Can Dündar’ın Mustafa Kemal ile ilgili yazdığı kitapların bir listesi, ismet Paşa (2006) kitabı da büyük ölçüde Mustafa Kemal döneminin bir alt okumasını içeriyor. Sitesine girdim. Sadece 2003 yılına kadar 1117 tane Atatürk üzerine yazı yazmış. Bugüne kadar 30 kitabı yayınlanmış. Günlerdir ‘Mustafa’ üzerine yazılıyor çiziliyor. Baklava dilimlerine dönüşen bu ülkenin fikir haritası bu filmle iyice atomize oldu. Dündar film piyasa çıkmadan önce “kendi Mustafa’sını anlattığını açıkladı. Dolayısıyla izleyeceğimiz film onun yorumuydu. Ancak film vizyona girdiğinde, sanki bu izahat hiç yapılmamışçasına ölçüsüz bir saldırının öznesi oluverdi. Dündar’ın belgesel ile ilgili seçtiği dönemler ve yorumları Atatürk düşmanlığı olarak sunuldu. Oysa ki Can Dündar’ın aynı zamanda beş bölümlük bir Atatürk belgeseli hazırlığı daha vardı. Haliyle 115 dakikalık bir filmde bir yaşam öyküsünden çok, bir derleme sözkonusu olabilirdi. Can Dündar’a niçin kızdılar? Yukarıdaki kitaplarına övgü dizenler, gözyaşlarıyla okuyanlar, Mustafa Kemal ile ilgili önceki çalışmalarını öve öve bitiremeyenler niçin kızdılar? Niçin? Günümüz enetelektüel coğrafyasında herkesin bir idolü var. idöl ulvi kişi olarak konumlandırdığında meftunları da aynı dokunulmazlık payesini elde ediyor. Ya da ettiğini düşünüyor. Mustafa Kemal ise bütün bu coğrafyanın yaratıcısı kabul ediliyor. Yani “varlığımızı borçlu olduğumuz” insan olarak görülüyor. Keza toplumsal yapının çimentosu, ahde vefanın adı ve muassır medeniyet/laiklik hedefinin simgesi kabul ediliyor. Zira dönüp baktığımızda Kemalizmin abc’si kabul edilen uktelerin yerinde yeller esiyor. Cumhuriyetçilik çoktan cumhuru sürüye indirgedi.
Devrimcilik çoktan hapislerde çürüdü. Devletçilik çoktan serbest piyasa ekonomisi ve küreselleşmeye kurban edildi. Halkçılık çoktan gıda paketi ve kömürle satın alındı. Laiklik çoktan 12 Eylül rejimi eliyle törpülendi. Milliyetçilik çoktan MHP’ye tahvil edildi. Haliyle geriye Mustafa Kemal’den çok lise tarih kitaplarından bir adım öteye geçmeyen bir lafız kaldı. Can Dündar bu lafzı genişletme ve güncelleştirme cüretini gösteren kişidir. Bugün yaşadığımız en yapısal krizlerle ilgili Mustafa Kemal’in görüşlerini bizlerle buluşturdu. Kürt Sorunu, demokrasi, din gibi bugün hala didiştiğimiz konularla ilgili onun görüşlerini aktardı. Suçu budur. Can Dündar’ın yaptığı Atatürk’ü gökten yere indirerek insanileştirilme çabasıdır. ‘Erişilmez olanı’ saygı ve şükran duyulana dönüştürme çabasıdır. “Dogma değilim” diyeni tartışılır kılma çabasıdır. Halit Kakınç yazmıştı. 14 yaşındaki oğlu filmi seyrettikten sonra, “Kendisini severdim. Benim gibi normal biriymiş, şimdi daha çok sevdim” demiş.
Hergün yuvaya giderken çocuklarım Atatürk’ün onlarca fotoğrafının olduğu Ortaköy yolunu katediyor. Bir defasında kızım “baba Atatürk çok iyi bir insanmış. Eve davet edelim, yemek yiyelim” demişti. Can Dündar masamıza işte o tabağı koyan kişidir.

‘MUSTAFA’ TÜRKİYE’Yİ BÖLDü
Independent
“Belgesel hiçbir tabuyu yıkmıyor ancak Atatürk’ü çalışkan, aşırı alkol tüketen, kendisini kurduğu ülkeden giderek daha ayrık hisseden, melankolik bir adam olarak resmediyor. Bazı radikal laikler, filmi, Batı’nın Türkiye’nin Kemalist ordusunu zayıflatma komplosunun bir parçası olarak görüyor.”

Atatürk’ün sigara içtiği sahnelerle ilgili olarak iki doktorun dava açacağı bilgisine de yer veren haberde, belgeselin yönetmeni Can Dündar’ın Atatürk’ün tartışılabileceği bir ortam yaratmak istiyor olabileceği, Dündar ve kendisi gibi düşünen kesimlerin Atatürk’ün günceleri ve mektuplarının arşivlerden çıkarılıp kamuoyuna sunulmasının vaktinin geldiğine inandığı belirtiliyor.

KEMALİZM KALMADI, MUSTAFAİZM VERELİM
Yıldıray Oğur, Taraf
80 darbesi bu Atatürk’ü de beğenmeyip depoya kaldırdı ve kendi Atatürk’ünü yarattı. Bu Atatürk, o yıllarda her yere asılan kürklü kabanlı o meşhur Atatürk resmi gibi o kadar can sıkıcı, öylesine iç bunaltıcı resmi bir Atatürk’tü ki, o yıllarda gayri-resmi tarih zirve yaparken, 90’ların başında artık Atatürkçülük dibe vurmuştu.
Ta ki Refah Partisi’nin yerel seçim başarıları ve Uğur Mumcu’nun öldürülmesiyle yükselen laik duyarlılıklarla Atatürk’ün bir popüler kültür imgesi olarak yeniden keşfedilmesine kadar. Atatürkçü Düşünce Dernekleri, ÇYDD’ler öncülüğünde diğer laik aydın cinayetleriyle arada alevi harlanan, 28 Şubat ile zirve yapan bu yeni “Rozet Atatürkçülüğü”, Kemalizm’i belki de tarihinde ilk kez popüler bir ideoloji yaptı, orta-üst sınıfları mobilize etmeyi başardı.

İşte Can Dündar tam da bu yeni nesil Atatürkçülerin/ Atatürkçülüğün ihtiyaçlarını karşılayan başarılı işlere imza attı. Talep mi arzı doğurdu, arz mı talebi yönlendirdi bilmiyoruz. İşte böyle bir tarihsel anda Kemal Atatürk’ün imdadına yetişti küçük Mustafa. Bakalım sevimli, masum, yanaklarını sıkasımız gelen öksüz Mustafa, öfkeli, sevimsiz, yaşlı, darbeci Kemalizm’i bize unutturabilecek mi? Bakalım bu Mustafa-Kemal kavgasından geriye İttihatçı Matematik hocasının Kemal’i mi, İslamcı Zübeyde Hanım’ın Mustafa’sı mı kalacak? Yoksa Mustafa, Can Dündar’dan Ergenekon önlerinde nefessiz bırakılmış Kemalizm’e yeni bir hayat öpücüğü mü?

«MUSTAFA» BİR BAŞLANGIÇTIR
Radikal - Hakkı Devrim
Can Dündar’ın Türkiye için Atatürk’ün anlamı konusunda bizi tek hamlede bir kaç adım ileri götürdüğü dün televizyonlarda kulak verdiğim 10 Kasım konuşmalarından, tartışmalarından da anlaşılıyordu. Can’ın yanaklarından öperek söyleyeyim, ki bu sevinmemiz gereken bir yeni açılımdır. İhtiyaç duyduğumuz bir tartışma ve yeniden düşünme ortamıdır. Değerlendirebileceğimizi umalım! - Peşinen söyleyeyim: Vay efendim!.. diye başlayacaklar hiç umurumda değil. - Sen Atatürk’ün yeniden değerlendirilmesini mi istiyorsun, diyene cevabım var. Bu suali cevaplamak benim için de bir ihtiyaç çünkü... Atatürk’ün buna ihtiyacı yok. Bizim yetmiş yıldır bir adım ileri gidemeyen, Atatürk’ü algılama alışkanlığımızdır ki gözden geçirilmeye, gerçeklerle buluşturulmaya sahiden muhtaç. (...)

BİZİM ‘MUSTAFA’...
Hasan Celal Güzel, Radikal (9 Kasım 2008)
Bizim ‘Mustafa’... Efendim, Atatürk’ün asıl adı Mustafa’dır. İstatistiklere göre, Türk Milleti, Mehmet ve Ahmet’ten sonra en çok ‘Mustafa’ adını kullanıyor. Benim de dedemin, büyük dedemin, kardeşimin ve oğlumun adı Mustafa’dır. Hiç şüphesiz çok anlamlı olan ‘Kemal’ adının nasıl ‘Mustafa Kemal’ olduğunun hikâyesini bilirsiniz. Kemal, sanki Atatürk’ün resmî hüviyetini, Mustafa da halka yakın hüviyetini aksettirir gibidir. Bir ara, ‘Dil Devrimi’ sırasında heceler arası uyum gerekçesiyle ‘Kemal’, ‘Kamal’ olarak kullanılmıştı; hattâ bu isim kitaplara dahi konulmuştur. Zübeyde Hanım’ın küçük Mustafa’sı , bizi Atatürk’ün insanî sıcaklığına yaklaştıran; O’nu soğuk heykel kaidelerinden indirip yanımıza, aramıza getiren bir sevgi rumuzu gibidir. Can Dündar’ı tanır ve severim. Benim gibi, yazılarının müptelâsı olanlar, bazen kelimelere döktüğü lirizminin tadına varanlar, ne kadar sevgi dolu ve duygulu bir şahsiyeti olduğunu bilirler. Can Dündar da benim gibi Mülkiyeli’dir ama düşünce dünyalarımızın menşei farklıdır. Lâkin, iştirak etmediğim bazı görüşlerine rağmen, onun kabiliyetini, dürüstlüğünü ve samimiyetini her zaman takdir ederim.
Can Dündar, Türkiye’de Atatürk’ü en çok seven ve anlayan kişilerin başında gelir. Atatürk hakkında hepimizi duygulandıran ‘Sarı Zeybek’ adlı eserinden sonra gerçekleştirdiği ‘Mustafa’ filmi, tek kelimeyle bir ‘şaheser’ olmuştur. Dündar, bu filmiyle Atatürk’ü donuk bir tunç heykel olmaktan çıkarmış, O’nu milletin gönlündeki hakikî yerine oturtmuştur. Can Dündar’ın Atatürk’ü, bize göklerden bakan bir efsane değil, artık ‘Bizim Mustafamız’ olmuştur. Dündar’ın bu eseri, Atatürk’e ve O’nu sevenlere gerçek bir ‘10 Kasım Armağanı’dır.

TARİHTEN VE BELGEDEN KORKAN DEVLET
Ayşe Hür, Taraf (9 Kasım 2008)
ŞANSLI GAZETECİ
Can Dündar’ın Mustafa adlı filmini henüz göremedim, ama film hakkında öyle çok yazı yazıldı ki, filmi görsem bile anlatmamı isteyeceğinizi sanmıyorum. Ama film dolayısıyla artık herkesin öğrendiği bir gerçeğin altını çizmek istiyorum. O da, Can Dündar’ın incelemesine izin verilen Atatürk’ün Not Defterleri’nin (ve Atatürk’e ait pek çok belgenin) neredeyse 70 yıldır sadece kamuoyundan değil tarihçilerden ve araştırmacılardan bile saklandığı gerçeği. Yıllardır Atatürk’ün, 1904’ten 1938’e kadar cebinde taşıdığı küçük defterlere not tuttuğu söylenir ama bu defterler kaç tanedir, içinde neler vardır, hangi yıllara aittir, nerede saklanır, buralara nereden ve nasıl gelmiştir gibi konular adeta bir muammadır. (...)
ŞANSLI ARAŞTIRMACI
Yakın zamana kadar 32 defter olduğu ve bunların ATASE, Anıtkabir ve Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde dağınık olarak bulunduğu sanılırken, 2006 yılında Genelkurmay (ATASE) Arşivi yetkilileri, kendilerinde 34 defter olduğunu, bunların 12 ciltte toplandığını, şimdiye kadar 6 cildin satışa sunulduğunu, diğer 6 cildin ise yayım aşamasında olduğunu açıklamışlardı. Ama ne hikmetse, ‘6 cildin yayım aşaması’ bir türlü tamamlanamadı. Öte yandan, Can Dündar’a kadar, ATASE’deki 24 defter üzerinde çalışarak 1987’de bir master tezi hazırlayan Emekli Albay Ali Mithat İnan’dan gayri hiçbir araştırmacı defterlerin aslını görme şerefine nail olamadığı için, ATASE’nin yayımladığı ciltlerde sansürlenen yerler var mı kuşkusu giderilemedi. Öte yandan o defterlerde tam olarak ne yazıldığını öğreninceye kadar, Mustafa Kemal Atatürk’ün saklanması gereken ne gibi sırları, defoları olduğunu merak edenlere hak vermemek mümkün değil. (...)

MUSTAFA’YI İYİ BİLENLER
Mine G. Kırıkkanat, Vatan (7 Kasım 2008)
Can Dündar’ın belgesel film çalışması Mustafa’yı 27 Ekim’de Dolmabahçe’de düzenlenen gala gecesi izledim. Mustafa’sıyla, Kemal’iyle çerçevelenmesi çok güç bir dâhi, tarihin akışını, dünyanın niyetini ve Türklerin kısmetini değiştirmiş Atatürk’ün insan olduğunca insanüstülüğünü tek bir filme sığdırmak mümkün mü? Elbette hayır. Can Dündar’ın belgesele çizdiği çerçeve ve odaklandığı açıdan başarılı bir çalışma yaptığını düşünüyorum.

Ben mi cahilim, yoksa başkaları çok bilmiş numarası mı yapıyor bilmiyorum, ama şahsen Mustafa filminden Atatürk hakkında bilmediğim pek çok ayrıntı öğrendim. Örneğin Fransızca, ‘yazım’la malul bir dildir. Çoğu Fransız, doğru konuşur, yanlış yazar. Oysa Atatürk’ün Corinne’e yazdığı mektuplarda, ekranda görebildiğim kadarıyla Fransızca yazım kusursuzluğuna hayran kaldım. Örneğin cahil şahsımın 1985 yılında, İspanya’da ‘astrofizik’ konulu bir konferansta keşfedip benimsediği ‘Tanrı’ tanımına ve insanı Tanrı’nın bir parçası olarak kaderini değiştirmeye yetkin kılan bilince Atatürk’ün seksen küsur yıl önce varıp, olağanüstü sağlamlıkta bir mantık ifadesiyle yazıya döktüğüne, sevinçle şaşırdım!

Mustafa filminden çıktığımda, dul annesinin ikinci evliliğini içine sindiremeyen bir çocuğu, aptallık ve geriliğe tahammül edemeyen bir dehanın uğruna baş koyduğu ideale varmak için sabırsızlığını, hızına yetişemeyenlerin yanındaki kaçınılmaz yalnızlığını ve yalnızlığın kendisini ister istemez sürüklediği aşırılıkları daha çok seviyordum. Başka bir deyişle, Atatürk’ü daha çok seviyorum artık.

Film hakkında tek eleştirim var, o da müziğinin Goran Bregoviç’e ısmarlanmış, ‘uçakta besleteyiverdi’ diye övünülmüş olması. Bir, böylesi iddialı bir filmin müziği şıpınişi bestelenecek kadar ciddiyetsiz olmamalıdır. İki: Goran Bregoviç, sekiz yıldan beri yeni beste yapamıyor, zaten Mustafa’da kullanılan temalardan biri fena halde Arizona Dream kokuyor, öteki de Sezen Aksu’nun ’Düğün ve Cenaze’albümünde, üzerine Gül isimli şarkının okunduğu, zaten o şarkıya da yine Bregoviç’in eski bir ’soundtrack’inden oturtulmuş bir ’remake’. Oysa Türkiye’de bu filme beste yapacak genç ve güçlü besteciler var. Fatih Akın’ın dünyaya ‘Crossing The Bridge’ filmiyle tanıttığı müzik potansiyeli ortadayken, Mustafa filmi için oportünist bir yaklaşımla, illa ki Boşnak ve ’dünyaca ünlü’diye Goran Bregoviç’in bayat besteciliğine başvurulmasını (herhalde tonla da para ödenmesini) pek anlayamadım. Ama Can Dündar, “Eğer Türk besteci seçersem niye biri değil de öteki derler, başımın etini yerler,” diye düşündüyse haklıdır. Çünkü cephe geniş: Cumhuriyetçiler ve cumhuriyet düşmanları, belki de ilk kez birleştiler, filmi yerden yere çalıyorlar. Atatürk’ün çağdaşı olsa süpürgeyle kovalayacağı adamlar (örneğin Ahmet Hakan) bile Atatürk’e dair bir filmden nasıl para kazanılmamalıymışın dersini veriyor, para konusuna girmeyenler de Atatürk’e dair film nasıl yapılmaz, nasıl yapılırı öğretiyorlar. Pes! Oysa Atatürk’ten bir değil, bin belgesel çıkar. Can Dündar’ın Mustafa’sını beğenmeyenler Kemal, Kemal’i beğenmeyenler Atatürk filmi yapabilirler. 70 yıldır ilk girişeni taşlamak için mi beklediler?

CAN DÜNDAR’A
Reha Muhtar, Vatan (30 Ekim 2008)
(...) Bir ufak kuşkum var ki filmi görmeden sana söylemeliyim...
Bu soru aynı zamanda filme gitmeye hazırlanan her insanın merak edeceği bir sorudur...
1) Kesinlikle aynı düşünüyoruz, insanlar putlaştırılmamalı, insanî özellikleri, zaafları ortaya konmalı...
2) İnsanlar etten kemikten insan gibi algılanmalı, yalnızlıkları, korkuları, içtikleri rakıları, kırdıkları potları da milyonlarla paylaşılmalı...
3) Devir öyle bir devir, hayat ve insanlar artık şeffaftır...
4) Ve fakat içimi fena halde kaşıyan bir korkum, bir ürpertim var...
5) İnsanî zaaflar ya da özelde gizli kalmış hayatlar ortaya çıktığında, bütün bir hayatı etkisi altına alırlar...
6) Bir gün birisi Can Dündar’ın belgeselini yapacak olsa, sen hangi yaptıklarının senin isminin haksız yere önüne geçmesini istemiyorsan, sen de bir başkasının belgeselini yaparken, bazı özel ayrıntıları o kişinin özelliklerinin önüne geçirmeyeceksin.

TAPINMAYALIM... ATATÜRK’Ü SEVELİM
Nazlı Ilıcak, Sabah (3 Kasım 2008)
(...) Can Dündar “Mustafa” filmiyle “putu” değil ama, bazı tabuları yıkıyor. “Put”, yerli yerinde. Zira o film Atatürk’ü yüceltiyor; bunun yanı sıra sevdiriyor da.
Babasını kaybedip, dayısının yanına sığınan küçük Mustafa için, yüreğim yandı. Dolmabahçe’deki odasından, bir 29 Ekim’de, Harp Okulu talebelerinin söylediği “Dağ başını duman almış” marşını dinleyen yorgun ve hasta Atatürk için ağladım. Sonu belli olan bir dokümanterdi seyrettiğimiz; buna rağmen, 10 Kasım’da ölümünü gösteren sahnede sanki daha dün bir yakınımı kaybetmişim gibi gözyaşlarımı tutamadım.

“Atatürk’ü, bir inatlaşmanın, bir kavganın tarafı yapmayın” dememiz bundandır. 28 Şubat sürecinde, dindar olduğu farz edilen kimselere, meselâ başörtülü kızlara “Atatürk’ü sever misin?” diye sorarlardı. Daha öncesine gidelim, “Seni sevmek bir ibadettir” cümlesini sarf eden, Atamızın mumyasını terk edildiği Etnografya Müzesi’nden alıp, törenle Anıt Kabir’de toprağa veren Celâl Bayar bile Yassıada’da, diğer Demokrat Partili arkadaşlarıyla birlikte, “Atatürk düşmanı” olmakla suçlanmamış mıydı? 1981’de, 12 Eylül döneminde, bir yıl boyunca, “Atatürk 100 yaşında” kutlamaları düzenlendi. Yapılan eziyet ve işkenceler bu kılıfla örtülmek istendi. Zaten her askeri müdahale, “Atatürk’ ün kurduğu cumhuriyeti koruyup kolluyoruz” diye meşrulaştırılmadı mı?

Belki ona “Deccal” diyen birkaç fanatik çıkmıştı. (Sonra onların çoğu da pişman oldu ya!) 1968’de, bir Kur’an kursunda okunduğu söylenilen ve “Ben Muhammed ümmetindenim...” diye başlayan bir yemin, sık sık tozlu raflardan indirilip bütün dindarlar şaibe altında bırakılmadı mı? Can Dündar şahane bir eser ortaya çıkarmış; nitekim, 300 kişilik salonu dolduran seyirci, adeta huşu içinde, nefes almadan ve çıt çıkarmadan filmi izledi. Ama hâlâ kimileri Atatürk’ün aşağılandığından söz edebiliyor. Pes doğrusu! Ben buna ya “kıskançlık” derim, ya da “Atatürk istismarcılığı”. Kusura bakmasınlar ama, “Atatürk sevgisi” adını veremeyeceğim.

MUSTAFA
Ece Temelkuran, Milliyet (12 Kasım 2008)

Mustafa’nın başı sigarayla bile belaya girmiş. Film sigarayı özendirdiği gerekçesiyle savcılığa şikâyet edilmiş. Can’a sabırlar diliyorum. Umarım film etrafında yürüyen bu acayip tartışmalar seyirci sayısını artırıyordur, yoksa hiç çekilmez bu patırtı. Protestolar, karakter atmalar, tavır almalar, davalar... Yaşananlar, Türklerle ilgili o cehennem fıkrasını hatırlatıyor. Her halkın kaynadığı kazanın başında zebani varmış da Türklerin kaynadığı kazanın başında yokmuş, çünkü efendim onlar zaten birbirlerini bacaklarından aşağıya çekiyorlarmış. Hakikaten de daha konuşmadan bu kadar çabuk bağırmaya başlayan kaç ülke daha var, merak ediyorum.
Biliyorsunuz, Mustafa’nın başı sadece sigarayla değil, içkiyle de belada. Fikriyatımı değil, içimden geçeni söyleyeyim: Savaşmışsın, anan ağlamış, ülke kurmuşsun, çatır çutur devrimler yapmışsın... İçmeyip ne yapacaksın! Ben olsam ben de içerim. İddia ediyorum, sen olsan sen de içersin.

Fanta mı içsin? Mustafa’nın içkisinden, sigarasından şikâyet edenler mütedeyyin kesim olsa içim yanmaz. Çoğu da içki içen insanlar. Bir durup sormak lazım: Size mi düştü Mustafa’nın içkisiyle uğraşmak! İçki yasaklarını, Çankaya Köşkü’nde içki verilmemesini, devlet erkânındaki alkolsüzleştirme operasyonunu gericilik diye eleştirirken Mustafa’nın içkisine karışmak niye? Yoksa o da Başbakanımız gibi Fanta mı içsin! Bir daha soruyorum: Balığın yanına Fanta mı içsin? Safiye Ayla’yı dinlerken alkolsüz meyve kokteyli mi ‘alsın’? Herkesin bildiğini birbirimizden gizleyerek varmaya çalıştığımız nokta ne, en çok da bunu anlamıyorum. Mustafa içiyordu, bunu herkes biliyor. Hatta bizim şahsi içki hayatımız da bu gerçeğin etrafında şekilleniyor bir parça. Şöyle ki: Sarı Zeybek diye bir rakı çıkıyor. Vaktiyle Atatürk için üretilmiş rakı markasına nazire olarak. Millet ayağa kalkıyor, vay nasıl yapılır? Arkasından rakının yanında beyaz leblebi görüyorsunuz reklamlarda. Vay, yine ayakta herkes. Neden? Çünkü resmi tarihten biliyoruz ki Atatürk rakıyı beyaz leblebiyle içiyor. Bunu artık çocuklar bile biliyor. Hatta şöyle söyleyeyim: Küçükken babamın içtiği Kulüp Rakısı’nın üzerindeki iki adamı Atatürk ve İsmet İnönü zannediyordum ve bahse girerim bu konuda tek başıma değilim. Peki çocukların bile bildiği konu kimden ve neden saklansın diye diretiliyor?

‘Annen melek değildi’ Filmi daha izleyemedim. Ama Can’a canlı yayınlarda, gazete röportajlarında sorulan soruları gördükçe içim sıkıldı, o yüzden yazıyorum: Bir insana yakından bakmaya niçin cesaret edemiyoruz? O mermer gibi imaja baktığımızda kendimizi gördüğümüz, eğer o mermer çatlayıp insan ortaya çıkarsa kendi aksimiz de dağılacağı için mi? Annesinin melek değil insan olduğunu kabul edemeyen oğlan çocukları gibi niçin huysuzluk ediliyor? Babasının en yakışıklı erkek olmadığını fark eden kız çocukları gibi niye dudak bükülüyor? Bunca gürültü daha ‘Atatürk’ün çocukları’ olarak ergenlik çağını geçmediğimiz için mi? Bu baş belası buluğ ne zaman bitecek? Bunca patırtı büyümek zorunda kalmaktan korktuğumuz için mi?

BEN DE GÖRDÜM
Haluk Şahin, Radikal (12 Kasım 2008)

Sonunda ‘Mustafa’yı ben de gördüm. Can Dündar’ın fırtınalar koparan belgesel-dramından söz ediyorum. Film beni şoke etmediği gibi şaşırtmadı da. İçinde yeri göğü inletecek herhangi bir tarihi ifşaat yoktu. Çizilen psikolojik portreyi ise ünlü psikiyatri profesörü Vamık Volkan’ın ‘Ölümsüz Atatürk’ kitabından tanıyordum. ‘Mustafa’yı daha iyi anlamak isteyenlerin o kitabı okumalarını öneririm. Filmi gördükten sonra, filmden çok ardından çıkan tartışmanın önemli olduğuna karar verdim. Çünkü o tartışma bizim şu anda nasıl bir yerde bulunduğumuzu, yaşadığımız olaylara ne gibi duyarlıklarla baktığımızı iyi anlatıyor. Filme belirli bir kesimin gösterdiği aşırı tepki bana biraz Hazreti Muhammed’in resim ve karikatürleri yayımlandıktan sonra İslam coğrafyasında patlak veren tepkileri hatırlattı. Hayır, ilahi bir misyonu olan Hazreti Muhammed ile dünyevi bir lider olan Atatürk’ü karşılaştırmıyorum. Birisi inanç, ötekisi ise akıl figürü. Gösterilen aşırı tepkinin arka planındaki refleksten söz ediyorum. Her ikisinde de, yapıldığı düşünülen ‘en son haksızlığa’ öfke var. Son 400 yıldır tarih maçının kaybeden tarafında yer alan yoksul ve ezilmiş müslüman toplumlar onca şeyi kaybettikten, onca onur kırıcı yenilgi tattıktan sonra şimdi de karikatürlerle son kutsallarına da girilmesine, peygamberlerinin içlerinde yaşattıkları temiz imgesine bile müdahale edilmesine isyan ediyorlar. ‘Buraya dokunamazsın!’ diyorlar. Bence Kemalist kesimin Dündar’ın filmine gösterdiği tepkinin arkasında da böyle bir ‘son haksızlık’ değerlendirmesi var. Çünkü bu kesimler 1950’den (ya da 2002’den) bu yana Cumhuriyet’in bütün kalelerine girildiği, bütün tersanelerinin ele geçirildiği, tüm mevzilerle birlikte Çankaya Köşkü’nün bile düştüğü duygusuyla yaşıyorlar. “Bir Atatürk’ümüz kaldı, oraya dokunamazsın!” diyorlar.
Türkiye’deki derin bölünmenin ve tedirginliğin bir işareti bu. Ülkeye dışarıdan bakanlar bu yüzden anlamakta güçlük çekiyor, “Demokratik bir ülkede böyle bir şey nasıl olabiliyor?” diye soruyorlar. Olabiliyor. Hayır, Can Dündar, Atatürk düşmanı falan değil. Filmi Atatürk’ü karalamak için yapmamış. Onun insan yanını ortaya koymak için zaaflarına yakın plandan bakmaya çalışmış... Ne var ki, bunu yaparken onu tarihsel bağlamından biraz koparmış. Örneğin, ‘Atatürk bir diktatör müydi’ sorusu o dönemin tarihsel bağlamından kopuk, salt kişisel bir özellikmiş gibi tartışılabilir mi? O dönemde çevremizde diktatörlükle yönetilmeyen ülke var mıydı? Dahası, eğer diktatör idiyse, kıyaslamalı olarak nasıl bir diktatördü? Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Zafer Toprak şöyle demiş: “Atatürk bir siyaset adamıydı. Güncel duruma göre karar alıyordu. Fikrini değiştirebiliyordu. Daha esnekti... Orduyu siyaset dışında tutmayı çok istiyordu. Hiçbir zaman militarizmden yana olmadı. Zaten o dönemde bütün Avrupa’da gençlik örgütleri paramiliter bir yapıda örgütlenirken, Atatürk buna karşı çıktı.” (Taraf, Neşe Düzel’le söyleşi, 10 Kasım 2008) Prof. Toprak’ın ‘o dönemde bütün Avrupa’da’ kelimelerinin altını çiziyorum. Tarihçinin olaya böyle bakması gerekiyor. Bence Can Dündar Atatürk’ü siyasetten soyutlayıp insanlaştırmaya çalışırken tarihsel figürü fazla arka plana atmış. Mustafa’nın insani yalnızlığı özellikle sonlarda bir zaafa dönüşmüş.
Tarihe yön veren büyük liderler yalnızdır elbet. Başka türlü olamaz ki!

‘BENİ YENİ İMAJIMLA HATIRLAYINIZ’
Fatih Özgüven, Radikal (6 Kasım 2008)
(...) Dinden ve hikâyeden söz açılmışken; İsa’ya da Musa’ya da yaranmaya çalışıp iki cami arasında binamaz kalan ‘Mustafa’nın da esas derdi bir hikâye değil, sinema filmi ebatlarında bir televizyon belgeseli olması. Yeniden canlandırmalar, maketler, fotoğraflara yapılan dramatik zumlar, ondan da dramatik müzik, malum şeyler... Dolayısıyla, filmin, televizyon belgesellerine özgü bir ‘ne şiş yansın ne kebap’ rejimi gereğince dediğini hem verip hem geri almasının (Kürt meselesi) ya da bir tarihsel gerçeği ilk kez söylüyormuş gibi yapmasının (Sovyet yardımı) yarattığı feveran da göreceli. Yani, ‘olay’ televizyon belgeseli türünün sinema perdesinde ‘büyüyüp patlaması’ndan ibaret. Bu TV ‘ikonoklazmı’, aslında son on-yirmi yıldır bu memlekette de önemli bir meşguliyet sahası olan imaj yapma işinin bir ulusal kahramana uyarlanmasından ibaret.

‘O aslında Fikriye’yi mi sevmişti?’, ‘Karanlıktan korkar mıydı?’, ‘Venizelos onu Nobel’e aday göstermiş, vaaay’ vs. gibi şeylerin bir insanın imajını yenilediğine inanmamız isteniyor. Çünkü ne de olsa, televizyonun da katkılarıyla, özel hayatı sadece aşk meşk, ilkokuldaki sıra arkadaşı ya da rekabet sanmaya alıştık. Özpetek’in müstakilen acı çekemeyen insanları gibi, biz de asıl yeni olanı, dedikodunun ötesinde ‘müstakilen birisi olma’nın orijinalitesini henüz keşfetmiş değiliz. (Yani: Ne okurdu, ne yazardı? Venizelos’la muhtemel bir sohbeti neye benzemiştir? Ya Latife’yle entelektüel bir sohbeti?)

Böyle olunca ‘Mustafa’, ‘İşte Hayatınız’ mantığından pek ileriye gidemiyor. Filmi tasarlayan, yani zımnen anlatan sesin aynı zamanda filmin anlatıcı sesi olmasındaki parodi etkisi de cabası! Matraktır; ‘Mustafa’ filmi aslında benim için İsmet İnönü’yü ‘insani’ kıldı. Bir tartışmadan sonra ‘bana hala dargın mısın?’ diye bir not karalayıp yollayan arkadaşın evhamlarını merak ettim. Onu ‘hatırladım’ yani. Bu nota resmi görünüşlü bir not ile (yoksa ‘nota’ mı demeli, imzalı falan) cevap veren adam hakkında ise, bunca resmi imgeyle eskitildikten sonra bile hâlâ fotojenik olması dışında yeni bir bilgi edinemedim. Dolayısıyla onu gerçekten ‘hatırlayamadım.’ Bu imaj imal etme çalışması, ‘Mustafa’yı sonuçta Zeki Triko’nun mayolu Atatürk resimleriyle başlattığı ‘Atatürk denize de girerdi’ mealindeki kampanyanın patırtılı bir uzantısı haline getiriyor. Günümüz Türkiye’sinde bunun bir ‘ihtiyaç’ olabilmesi ise orayla ilgili bir ironiden ibaret sadece; günümüz Türkiyesiyle yani...

MUSTAFA!
Murat Birsel, Star (30 Ekim 2008)

(...) Benim ilk aklıma gelen, ‘Bugüne kadar bu film neredeydi’ ve ‘İyi ki Can Dündar var’ düşünceleri oldu. Ve açıkcası bu milletin evladı olarak gurur duymak bir doğum hakkım olmasına rağmen insan yerine konulup nedenlerinin anlatılması beni kalbimden vurdu. Tarihimiz, derslerimiz, piyeslerimiz ‘Ata ile yurttaşı’ işlerken film, Mustafa Kemal ile vatandaşı tanıştırıyor. (...)

‘Mustafa’ya siyasilerden tam not


‘Mustafa’ Dolmabahçe’de gösterildi


Sinema ve sanat dünyasından ‘Mustafa’ yorumları


HER KAFADAN BİR SES ÇIKIYOR
Vatan - Leyla Umar (9 Kasım 2008)
Günlerden beri kiminle karşılaşsam “MUSTAFA” filmini görüp görmediğimi soruyor. Gördüğümü ve çok beğendiğimi söylerken kalbim birden hızla atmaya başlıyor. Çünkü gelecek tepkilerden ödüm kopuyor. Evet, inanmayacaksınız ama beğenenlere gösterilen tepkiyi Çarşamba akşamı Abbas Güçlü’nün sunduğu Genç Bakış programında izlerken bir kez daha gördüm ve ürktüm. Yeditepe Üniversitesi öğrencileriyle canlı olarak sabaha kadar süren programda, Can Dündar’ı yağmur gibi yağan soruları yanıtlarken görmek içimi acıttı. Hemen onu aradım. Sesi kırık ve buruktu. “Anlayamıyorum” dedi. “Filmi görmeden eleştirenlere ne söyleyebilirim? Özellikle meslektaşlarımdan gelen tepkilere...”

HER YÖNÜYLE KEMAL’İ SEVMEK...
Rasim Ozan Kütahyalı, Taraf (9 Kasım 2008)
Yarın Mustafa Kemal’i kaybedişimizin 70. yıldönümü... Atatürk özellikle son yıllarında çok sık “Beni hatırlayınız,” derdi. Bu cümleyi Can Dündar da filminin temel cümlesi yapmış. Evet, bugün Mustafa Kemal’i sık sık anıyor ve hatırlıyoruz. Fakat bu ülkenin dışından bakan birinin kahkahalarla güleceği şekilde hatırlıyoruz Kemal’i... Dışarıdan bakan yalın bir insan bu toplumun toplu bir ruh hastalığı geçirdiğini düşünmeden edemez...

Öyle bir ülke ki “Bizim Atatürk’ümüz korkmaz”, “Atatürk pişmanlık duymaz”, “Atatürk asla ağlamaz” gibi sözler söylenebiliyor. Dahası bu sözleri sürekli aydın ve ilerici olmakla övünen, halkı cahillikle suçlayan eğitim seviyesi yüksek kentli ortasınıflar söylüyor... Yani her açıdan durum vahim...

Oysa geçen çarşamba günkü yazımda söylediğim gibi Atatürk algısının bu derece hastalıklı oluşu 85 yılın tamamında görülen bir şey değil... Mustafa Kemal’in kişiliğine ve yönetim ideolojisine hep bağlı kalmış en yakınlarının eserlerinde Can Dündar’ın filmini solda sıfır bırakacak “İnsan Kemal” portreleri var. O eserlerde bugünün Kemalizminin hastalıklı ruh hali yok... (...)

YENİ BİR ŞEY YOK, TARİHTE BİLDİKLERİMİZE UYGUN
İlber Ortaylı, Yenişafak (Yakup Bulut-Ankara, Gül Kireko-İstanbul) (31 Ekim 2008)
İçki konusu yeni bir şey değil. Tarih adına bakıldığında belgesel bilinenleri ortaya koyuyor. Belgeleri harmanlamış ve özel hayatına ait gösterilenler bildiğimiz olaylar. “Gerçekçi değil, gerçeklere uygun değil” diye bir eleştiri yapamam. Gayet tarihte bildiklerimize uygun. Atatürk’ün dehasına aykırı, herhangi bir hakaret de söz konusu değil. Zaten yakın tarihte her şey açık ortada. Ama film olarak seyirci çekebiliyor mu ona bakmak lazım. Bunu da bir hafta sonra anlarız.




CESARET VE MAHARET
Mümtaz Soysal, Cumhuriyet (31 Ekim 2008)
Mahir yapımcı Can Dündar’ın cesaretini kutlamak gerekiyor. Yaptıkları tarihe, kişiliği kitaplara sığmayan bir insanı topu topu iki saatlik bir filme sığdırmak, içinden çıkılması çok zor bir yığın sorunu göze alabilmek demektir.

Yalnız kaynak bulmak, belge toplamak, yeni veriler eklemek, kadro oluşturmak, yer gezmek, tanıtımı örgütlemek gibi özde “maddi” ve somut denebilecek güçlükler değil, boyutları çok değişik ve farklı yorumlanabilecek yaratıcılıkla ve sunuşla ilgili daha bir yığın başka sorun. (...)

ATATÜRK
Ahmet Altan/Taraf (4 Kasım 2008)
Tabii ki insanlar saçmalayabilirler. Ama saçmalığı bir ideoloji haline getirip “herkes bu saçmalığı tekrarlamak zorunda” dediğiniz zaman sorun da başlamış demektir.
Can Dündar’ın “Mustafa” filmi fevkalade ciddi bir saçmalama yarışı başlattı. Filmle ilgili şöyle eleştiriler okudum: “Atatürk’ü kısa göstermiş.” Eee, ne olmuş? Uzun boylu muydu Mustafa Kemal? Yoo, kısa boylu, ince sesli bir adamdı. Onun bu fiziksel özellikleri, onun yaptıklarını ya da yapmadıklarını değiştirir mi? “Atatürk’ü içki içerken gösteriyordu,” diyorlar. İçmiyor muydu? Sıkı içiciydi ve içiyordu. Ne var bunda? Tabii filmle ilgili asıl söylemek istedikleri şu: “Atatürk’ün insani zaaflarını Gösteriyor.” Yok muydu Atatürk’ün insani zaafları? Vardı ve çoktu. Kimin yok ki? Hepimizin var. Mesele tam da burada işte. “Atatürk sıradan fanilere benzeyemez, benzetilemez, o bizler gibi değildir.” “Onun insani zaafları olamaz.” Türkiye’nin çok önemli kilitlerinden birini çözecek soru burada karşımıza çıkıyor işte. “Neden Atatürk’ü insanüstü biri gibi anlatmak istiyorsunuz bize?” Niye onun önemli bir lider, tarihte yerini almış bir şahsiyet olması yetmiyor da, ona “tanrısal” bir görüntü yüklemek istiyorsunuz? Bir insanı, bütün insani zaaflarından soyarak tanıtmak, ona bir tür “dinî dokunulmazlık” sağlamaya uğraşmak, “laiklikle” ne kadar bağdaşır, o da ayrı bir soru. Her dinden insan için “peygamberi” kutsaldır, buna rağmen peygamberlerle ilgili filmler yapıldı. Hatta Hıristiyanlar kendi peygamberleriyle dalga geçen filmler bile çektiler. Bizde ise, Atatürk’e, neredeyse “peygamberlerin” bile sahip olmadığı bir “tanrısallık”, bir dokunulmazlık yüklemeye uğraşıyorlar. Neden yapıyorlar bunu? Çünkü Atatürk, bu ülkenin yaşadığı birçok çarpıklığın, çürümüşlüğün sorgulanmasını önleyen bir kalkan gibi kullanılıyor birçokları tarafından. Atatürk’e “tanrısal” bir statü verip, onun arkasına saklanıyorlar. Şu anda, halkı tarafından böyle algılanan ve böyle algılanması için çaba gösterilen bir tek “lider” var.
O da Kuzey Kore’nin yöneticisi. Doğrusu ya, Atatürk’ün o adama benzetilmek isteyeceğini de hiç sanmıyorum. Kendi yaptıklarını Atatürk’ün arkasına saklanarak yapmak isteyenler, saçmalıklarını gittikçe artırıyorlar. (...)

İNCİ TANELERİ
Orhan Bursalı, Cumhuriyet (31 Ekim 2008)

(...) Mustafa filmini seyrediyoruz. Anlatmak istediği bir devrimci, ama belki de anlatmakta zorlandığı... “Gözünü kırpmadan Kurtuluş’u birlikte gerçekleştirdiği arkadaşlarını idama gönderen...” Üzerine basarak iki kez tekrarlamanın ardında bir anlam mı aramalı. İzmir Suikastı’na karışan yakın arkadaşlarını affettiği de dile getirilirken... “Suikast” bir kopuştur! O noktada “arkadaş” kalmaz! Bir ihanet ve göze alınan bedeldir. Eğer kesin olgular varsa, Atatürk lütufkâr davranmış! Belki de bu lütufkârlığının ardında, kanıtların- olguların yetersizliği, eksikliği yatıyor! Tarihe, geleceğe karşı başı dik durmak isteği! “Mustafa, birlikte yürüdüğü bazı arkadaşlarından kopuyor.”

Mustafa mı kopuyor, yoksa arkadaşları mı? “Devrim çocuklarını yedi” mi, yoksa, devrime katılanlardan bazıları yoruldular mı, düştüler mi, koptular mı, artık yeter, buraya kadar daha öteye gitmeyelim mi dediler, kısmen geçmişlerine teslim mi oldular... Yürekleri, beyinleri, düşünceleri, düşleri, oraya kadar değil miydi? Mustafa yalnız mı kaldı?

Önüne ve bugüne değil hep yarınlara, hep yapılması gerekenlere, hep daha iyiye, hep geleceğe, hep uygarlığın ötesine taşıyacak düşünce ve eylemlere bakan, ruhunu ve kişiliğini durmadan bunların ateşlediği insanlar, durmadan önde ve öne doğru koşanlar, Mustafa yalnızdır! Yalnızlığı doğaldır! Yalnızlığı, yanında koşacakların yokluğundandır!

Mustafa evliliğinde de kökten devrimcidir; yapamayacaklarına değil yapabileceklerine, yapması gerekenlere bakmaktadır! Mustafa’nın zamanı azdır. Ölümünden bir yıl önce bile, Hatay meselesini kökten çözmek için başlarına geçeceği 5 bin sivil istemektedir. “15 gün süre verin” diyen İnönü hükümetine karşı, bu defa bir gazete manşetinden seslenmektedir Mustafa: “Verdiğiniz 15 günlük süre doldu, Hatay konusunda ne yapacağınızı millet merakla bekliyor!”

Cumhuriyet, ülkenin her bir köşesinde inci taneleri açsın umudunun adıdır. Türkiye inci taneleriyle dolmalıydı! Her bir köşesi! Bilimde binlerce inci tanesi; teknolojide on binlerce inci tanesi; düşüncede, kültürde, yazında, güzel sanatlarda, felsefede, eğitimde, yönetimde.. milyonlarca inci taneleriyle dolup taşacaktı ülke. İnci taneleri var, onları köşede bucakta, orada burada, ama oldukça dışarıda görüyoruz... Sayıları azdır. Bazen Boğaz’da inanılmaz bir butik otel olarak karşınıza çıkar, bazen bir belediye başkanı olarak, bazen parlak bir beyin... İnci tanesi, düşüncedir. Cumhuriyet, bir düşüncenin üzerinde kurulmuştur.

Düşünce, akıldır, bilimdir, demokrasidir, özveridir, bireydir-dayanışmadır, destekleme-tutunmadır. Türkiye inci tanelerinin saçıldığı bir ülke mi olacaktır, yoksa bugünkü ayrık otlarının giderek bütün ülkeyi bürüdüğü bir cangıl, ıssız ve kimsesiz toprakların ülkesi mi... Bostancı’da, yüzlerce bayrak halinde ufka pedal basan gençleri düşündüm. Bisikletini kapıp milyonların aralarına katıldığı bir düşe doğru...

ATATÜRK ‘MUSTAFA’YI GÖRSE
Bekir Coşkun, Hürriyet (1 Kasım 2008)
Atatürk: “Pekiiii... Aziz milletimiz sinemaya girip, aziz askerlerimizin cephelerde elde ettikleri muazzam zaferleri vefa hissiyatları içinde mi seyretmekte?..”

İsmet Paşa: “İnsani yön belgeseli hesabıyla bakmaktadırlar, gece karanlıkta önderimiz ne yapmakta...”

Ata: “O karanlık gecelerde uykusuz kalıp bir hür vatan yaratma sancılarımın acısını anlamışlar demek ki...”

İsmet Paşa fısıldayarak: “Hayır, bir oturuşta büyük rakı içtiğiniz, gece karanlıktan korktuğunuz ima edilmekte...”

Atatürk hüzünle: “Buna asıl aydınlıktan korkan hilafetçiler sevinecekler... Onlar hálá dergáhlarında oturuyorlar mı İsmet?...”

İsmet Paşa: “Hayır Gazi Hazretleri, devletin tepesinde oturuyorlar...”

“Peki, Cumhuriyet Bayramı diye neyi kutlamaktadır bu millet...”

İsmet Paşa: “Cumhuriyetten geri kalanını...”

Atatürk, atını çevirir: “Gidelim Paşa...”

CAN
Tuna Kiremitçi, Vatan (7 Kasım 2008)

(...) “Mustafa” filmiyse bizi yetişkin, akıllı fikirli insanlar yerine koyuyor ve şöyle diyor: “Artık koskocaman insansın, anlattıklarımı dinle ve içinden istediklerini alıp kendi düşünsel sentezini yap.”

Bazı söyledikleri doğru değilmiş filmin. Olabilir. Bazı sahneler Atatürk’ü doğru yansıtmıyormuş. Olabilir. Yönetmenin ticari kaygısı varmış. Olabilir. Hatta filmin iyi bir film olmadığını bile düşünebiliriz (aramızda filmi sinemasal açıdan eleştirecek babayiğit var mı?). Sonuçta bir kuldur filmi yapan. Hayatını bu işlere adamış, işini iyi yapmaya çalışan bir yetişkinin filmidir. Biz de hayatını başka işlerle geçiren yetişkinler olarak seyreder, beğenir ya da beğenmeyiz. Kalibremiz yetiyorsa oturur tartışırız orada anlatılanları. Yeni tezler, sentezler üretiriz. Koca koca insanların çocuksu yorumlarını okurken düşündüm bunları. Meğer ne kadar hazırlıksızmışız bizi büyük yerine koyacak işlere. Bizim o Selanikli çilekeş muhacir çocuğuna şefkat duyacak yetişkinler olduğumuzu düşünmek meğer ne büyük hataymış. Ne kadar haklıymış bizi çocuk kabul edenler. Aşk olsun Can Dündar. Bir daha görmeyelim.

RÜYADAN UYANMAK!
Fikri Sağlar, Birgün (31 Ekim 2008)

(...) Cumhuriyet’in 85. yılını Türkiye’ye hatırlatan en önemli olay ‘Mustafa’ oldu!. Resmi tarihin dışına çıkan, eleştiren ama çarpıtmayan, nefis bir dille Can Dündar’ın yazıp yönettiği, ‘Mustafa’ filmi muhteşemdi.

(...) ‘Mustafa’ Can Dündar’ın entellektüel birikimi kadar, artistik yönünün ihtişamını da göstermiş. ‘Mustafa’ 6yıldır unutturulmak istenen Atatürk ve Cumhuriyeti hatırlatan, önemli bir olay olmuş... ‘Mustafa’ bir liderin önce insan olması gerektiğini çarpıcı şekilde yüzümüze vurmuş. (...)

MUSTAFA’YA GİTTİM...
Yılmaz Özdil, Hürriyet (4 Kasım 2008)

Sarhoş. Kafayı bulunca ağlayan... Hoyrat. Soğuk. Kalpsiz. Çevresine eziyet eden... İtiraz edeni asan... Arkadaşlarını satan... Goygoycuların dolduruşuna gelen... Milletten bihaber. Hatta milleti küçümseyen... Alay eden. Hesabını kitabını bilmeyen... Batı hayranı. Sefa düşkünü. O balo senin... Bu balo benim, gezen. Zampara.
Cephede bile karı-kız düşünen... Savaşmadığı için sıkılan... Ordu varken, çete kurmaya kalkan... Devrimleri intikam için yapan... Dinsiz. Kendi heykellerini diktiren... Megaloman. Bencil. Günde 3 paket sigara içen. Usul usul intihar eden... Psikolojik bunalımda... Yalnız. Çaresiz. Basiretsiz. Zavallı bir adam.

Mustafa’daki Mustafa bu. Anafartalar 1 saniye. İşgal 2 saniye. Tası tarağı toplayıp kaçmak için, sığır sürüsünün çıkardığı toz bulutundan bile tırsan... Sığır sürüsüyle düşman ordusunu ayırt etmekten aciz biri... Başkomutanlık meydan muharebesi desen... Taktiğini falan başkasından araklamış zaten.

Hak edilmiş bence Oscar... En azından Nobel.

AYKIRI ATATÜRK OLMAK-1
Hasan Bülent Kahraman, Sabah (1 Kasım 2008)

Can Dündar’ın belgesel filmi Mustafa tartışma uyandırdığına göre amacına erişmiş demektir. Sadece bilinenlerin tekrarına dayanan, herkesin benimseyip kabul ettiği görüşler üstünden ilerleyen bir film olsaydı Mustafa hiçbir anlam ifade etmezdi. Bir belgeselin içine gerçeğe ters düşen bilgiler koymak yoluyla tartışma yaratmak da mümkün ama kimsenin Dündar’a böyle bir şey atfettiği yok. Ortada cereyan eden “kamplaşma” bizim ezeli bir derdimizden kaynaklanıyor: Atatürk kimdir? (...)

“MUSTAFA” MI? “ATATÜRK” MÜ?
Altemur Kılıç, Yeniçağ (1 Kasım 2008)

Can Dündar’ın “Mustafa” drama-belgeseli tahmin ettiğim gibi tartışmalara yol açtı. Bence bu tartışmalar, bir yerde, hem kaçınılmaz, hem de faydalı. Başta kimin nerede olduğunun, “Mustafa Kemal’in” kimler tarafından, nasıl anlaşıldığını veya anlaşılamadığını göstermesi bakımından faydalı. Bana gelen tepkilerde, benim işaret ettiğim, kasıtlı olduğuna inanmak istemediğim hatalı, eksik bilgilerden başka, ince noktalara dokunuyorlar filmi görenler! Ben tekrar ediyorum: Belgeseli genellikle beğendim... “Paradoks” olacak, ama bu tartışmalardan ortaya çıkacak olan sonuç Mustafa Kemal Atatürk gerçeğine daha yaklaşmamız ve o büyük adamı daha da iyi anlamamıza vesile olur, diye düşünüyorum!

CAN’IN MUSTAFA’SI
Nazım Alpman, Birgün (28 Ekim 2008)
Can Dündar kendisinden her zaman “iyi şeyler” bekleyenleri bir kez daha yanıltmadı. Mustafa filmi Can’ın belgeselciliğinin taçlanmış bir örneği olarak sinemaseverlerin huzuruna çıkıyor..

(...) Can Dündar’ın kadife sesiyle anlatmaya başladığı Mustafa, Atatürk’ün ölüm döşeğindeki bir anımsama ile başlıyor. Dört mevsim bir arada tablosunun içinden tek başına beyaz perdeye gelen küçük çocuk, büyük işleri başardıktan sonra yine aynı tablonun içinden yürüyüp gidiyor. Can, bu şekilde Mustafa Kemal’in sonsuzluğunu (ölümsüzlüğünü) gösteriyor. Ama gazeteci Can Dündar ulaştığı belgeleri meslek ahlakı içinde son derece dürüst olarak okuyup, Mustafa’nın bir ölümlü fani olduğunu da anlatıyor. (...)

ATATÜRK’Ü GÖKLERDEN DÜNYAYA İNDİREN FİLM
Nagehan Alçı, Akşam (29 Ekim 2008)
(...) Film Atatürk’ü müthiş güçlü bir lider ama inanılmaz tatminsiz bir insan olarak resmediyor. O lider önce imparatorluğu ölümden kurtarıyor. Onu, bir hamura şekil verir gibi eğip büküyor. İnsanları yeniden yaratıyor. Ama savaşmak zamanı geçip de eserin olgunlaşma aşamasına gelindiğinde durgun sulara bakıp can sıkıntısından güçsüz düşüyor. Ata hükmetmeyi varlığının öyle ayrılmaz bir parçası haline getiriyor ki etraftaki toz duman kalkınca kendini işlevsiz hissediyor. Bir imparatorluktan devraldığı orduları ve insanları yöneten adam, kendi iç sıkıntısını yönetemiyor.

Can Dündar ve ekibinin Çankaya’nın özel arşivlerini açarak ve Ata’nın izinde Balkanlar’ı dolaşarak ortaya çıkardığı “Mustafa”, bugün gösterime girdi. Kalıplar ve heykellere sıkıştırarak onu öcüleştirenlere, onun arkasına sığınarak darbe planları yapanlara ya da sadece Kemal’siz ve Atatürk’süz Mustafa’yı merak edenlere duyurulur...

MUSTAFA, ERGENEKON, PKK, ÜZMEZ
Ali Ünal, Zaman
(...) Mustafa Kemal’i öncelikle İslâm’a karşı, hattâ Allah’ın varlığını bile sorgulayacak derecede inkârcı biri olarak takdimde ısrar eden Can Dündar’ın “Mustafa”sı konusunda Kürşat Bumin’in tesbiti şöyle: “Mustafa, hakkında izlemeden de konuşmanın pekalâ meşru sayılabileceği filmlerden biri. Ülke tarihi çoğul okumalara kapısını sonuna kadar açmış olacak ki, yapılan edilen şeyleri izleyip de iyi vakit geçirebilelim. Bu yoksa ne işime yarar ‘belgesel’? O’nun ülkenin kamusal hayatına ilişkin gerçekleştirdikleri enine-boyuna sadece bir değil bin tane belgesele konu olmamış ise, ‘özel hayatındaki insanı getiriyoruz önünüze’ diyen bir belgeselden bize ne?” Ana karakteriyle ele alınmayan, alınması kanunlarla, anayasayla mümkün bulunmayan ama bir gün her gerçek gibi ortaya çıkacak olan bir gerçek, temelde o gerçeğe karşı ve onu ideolojik-siyasî, hattâ misyonik hedefi istikametinde kullandığı pekalâ düşünülebilecek biri tarafından başka yönleriyle yansıtılıyorsa üzerinde düşünmek gerekir.

(...) Yalçın Küçük’ü, Soner Yalçın’ı en çok okuyanlar gibi, korkarım Mustafa’yı en çok merak edenler de İslâm hassasiyetli Müslümanlar olacak.

MUSTAFA KEMAL’DEN APE MUSA’YA...
Rasim Ozan Kütahyalı, Taraf (2 Kasım 2008)
(...) Can Dündar’ın Mustafa’sı da bence Tek Adam ve Çankaya tipi Kemalizm çizgisini izleyen bir eser. Tıpkı onlar gibi ciddi ve nitelikli bir eser Mustafa... Müzik kullanımları, resim seçimleri, hikâye bağlanışları çok iyi. Yağ gibi kayan, akıcı bir belgesel. Ki bunu belgesel-film alanında yapmak zor iştir... İçeriği de bu filmin hitap ettiği temel Kemalist kitle açısından çok yerinde bence. Dündar fazla ileri gitmeden temel bazı noktalarda günümüz “çılgın” Kemalistlerine tadımlık dokundurmalar yapmış. Bir tip “Makul olalım, kendimize gelelim” çağrısı bu. Vahdettin meselesine, Kürtlere anayasal özerklik sözü verildiği hakikatine ve altı ok ilkelerinin dogma olmadığı noktasına bir dokundurup geçmiş Dündar. Ki bu kadarı bile en başta Baykal olmak üzere birçok çılgın-Kemalistin bu filme cephe almasına yetti. Fakat bence Dündar müsterih olsun, geniş popüler Kemalist kitle Dündar’a Baykal’a kıyasla çok daha fazla güven duyuyor. Popüler Kemalist çizgi için Dündar kilit nitelikte bir isim. (...)


TABU YIKAN ‘MUSTAFA’
Rasih Yılmaz, Bugün (31 Ekim 2008)
Filmde işlenen ve oldukça tartışma yaratan bazı bildiğimizi zannettiğimiz bilinmeyenler ise şunlar:
1. Ölmeden önce bizzat kendi direktifleriyle heykellerinin dikilmesini istediği,
2. Kürtlere muhtariyet hakkı tanınmasını istediği,
3. Bildiğimizin aksine, aslında İzmir Suikasti’nden sonra başlayan süreçte gittikçe yalnızlaştığı,
4. Günde bir büyük rakıyı ve üç paket sigarayı tükettiği,
5. Devrimlerle alakalı olarak, öğrencilik yıllarına ait günlüğünde gerçekleştireceği devrimlerle ilgili ipuçlar verdiği ve şu satırlarla bunları belirttiği, “Elime kudret geçerse, bir günde darbeyle sosyal hayatı değiştiririm. Neden ben bu kadar yıllık bir yükseköğrenim gördükten, uygar yaşamı, toplumu inceledikten ve özgürlüğü elde etmek için hayatımı harcadıktan sonra cahillerin seviyesine ineyim. Onları kendi seviyeme çıkarırım. Ben onlara değil onlar bana benzesin.”

ATATÜRK’ÜN MUSTAFA HALİ
E. Nesibe Özbudak, Zaman (29 Ekim 2008)
(...) Filmin üzerinde konuşulması gereken yanlarından biri de Atatürk’ün çocukluğunu canlandıran kişinin bir Yunanlı olması. Kendi ülkesine karşı savaşan bir kumandanın çocukluğunu, yıllar sonra o zamanın ‘düşman’ ülkesinden bir Yunanlının canlandırması filme farklı bir anlam katmış. Yönetmen Can Dündar, bu çocuğun kendine ait küçük bir sığınak yapmasını da Atatürk’ün kendi ülküsüne ait yeni bir yurt kurması ile metaforik olarak ilişkilendirmiş. Atatürk’ün diğer dönemlerini canlandıran kişiler ise aslında kendisine pek de benzemiyor. Zira bunun için ayrı bir uğraş da sarf edilmemiş. Film, türünden dolayı seyirciye biraz uzun gelebilme ihtimaline karşın hem teknik olarak görüntü ve sesiyle hem de içerik olarak verdiği bilgilerle doyurucu bir çalışma ve bayram hediyesi niteliğinde. (...)

GERÇEK ATATÜRK’ÜN PEŞİNDE
Atilla Dorsay, Sabah (31 Ekim 2008)

Can Dündar’ın Mustafa’sı, Atatürk üzerine yapılagelmiş en iyi belgesellerin başına gelip yerleşiyor. Bundan böyle geniş bir kitle tarafından izleneceğini, özel günlerde, TV ekranlarında, okul veya kışlalarda sık sık gösterileceğini düşünmek kehanet olmaz. Bu, aslında belgesel sinemanın ‘kompilasyon film’ alt-türüne giriyor. Yani, temelde varolan malzemeyi seçip ayıklayarak yeniden kurgulayan filmler. Ki bizde örneği çok fazla da değil. Dündar, filmin son jenerikleri akarken görüleceği gibi, çok zengin bir tarama yapmış. Yerli-yabancı sayısız arşiv ve kaynağı taramış. Ve bunları düzgün ve işlevsel biçimde kurgulamış. Böylece ortaya, çocukluk günlerinden başlayarak ölümüne dek uzanan, belki eksiksiz değil, ama yine de gayet doyurucu ve çok şeyi hatırlatan bir Atatürk portresi çıkmış. Kendi hesabıma, bana çok şey öğreten...




(...) Filmin tumturaklı ve hamasi olmayan, akılcı ve makul metnine biçimsel bir olgunluk da ekleniyor. Dolmabahçe’deki Dört Mevsim tablosunun Makedonya doğasına dönüştüğü sahne gibi...Ve bu güzel film, aynı zamanda gerçekten üzüntü veriyor: Ata’nın hayatının çok zengin bir dramatik malzeme içeren çeşitli olay ve dönemleriyle, hâlâ bir ya da birçok filmde işlenmemiş olmasının üzüntüsü...

MUSTAFA: DENGEDE BİR BELGESEL
Alin Taşçıyan, Star (30 Ekim 2008)
(...) Can Dündar’ın ‘Mustafa’ adlı Atatürk belgeseli her şeyden önce dengeli bir çalışma. Can Dündar’ı elini taşın altına soktuğu için kutlamak gerek. Dünyaya yön veren kişilikler üzerine herhangi bir yapıtta denge kurmaktan zoru yoktur. Böyle bir yapıtın içine ne koysanız başka şeyler eksik kalacaktır. Hele süresi kısıtlı bir filmde. Zorunlu olarak yazar ve yönetmenin tercihleri doğrultusunda bir belgesel olmuş ‘Mustafa’. Can Dündar’ın birikimi ve araştırmaları, estetik anlayışı ve belgesel tarzı üzerinden bir Atatürk biyografisi izlediğimiz.

Açıkçası anlatıcı sinemadan çok televizyona uygun bir format. Ama röportajsız bir belgeselde anlatıcısız idare etmek zor. Bu anlatımı olabildiğince sinematografik kılmak ve arşiv görüntülerinin renksizliğine alternatif yaratmak için dramatik bölümler özel efektlere masalsı bir havaya büründürülmüş, Goran Bregoviç’in ezgileriyle filmde Rumeli denen Makedonya’nın nostaljisi yaratılmış. Seçilenler ve ayıklananlar tartışılır, neden Fikriye’nin intiharı var Sivas Kongresi yok, neden Hatay var Dersim yok, İsmet İnönü ile meselesi nedir diye sorulur, böylece yeni araştırmalara ve belgesellere kapı açılır.

(...) Can Dündar siyasal yönden eleştirel olmaktan özellikle kaçınmış. Olabildiğince yumuşak bir tavırla tartışmalı olabilecek konulara doğrudan temas etmemiş. Akıllıca manevralarla kendi yorum yapmamış. Sözü belgelere bırakmış. Kurtuluş Savaşı’na başlarken Bolşeviklerle ilişkilerini bağışladıkları sandık sandık altının öyküsünü bir fotoğrafıyla koymuş filme. Komünistlerin ve Müslümanların birleşeceğine dair görüşlerini Atatürk’ün kendi sözlerinden aktarmış. İktidarını mutlak kılmak isterken çok partili sisteme yani demokrasiye geçişe izin vermeyip diktatörlüğe kaymasını bir Fransız gazetesi yorumundan alıntılamış. Böylelikle Mussolini’nin heykeltıraşının elinden çıkan o büyük heykellerdeki, okul kitaplarının şablonlarındaki, resmi ideolojinin yarattığı tabudaki iki boyutlu Atatürk’ün yerine ‘Mustafa’yı koyabilmiş. (...)

‘MUSTAFA’ HAKKINDA HERŞEY
Uğur Vardan, Radikal (29 Ekim 2008)

(...) Dündar’ın ‘Mustafa’sı, yukarıda bütün bu özetlemeye çalıştığımız, “Aman dokunursak bir yeri çizilir, belki kırılır, dökülür, tamir de edemeyiz” portresini yeniden tanımlamasa da, bugüne kadar yapılan okumaları ileriye götürmeye çabalayan bir çalışma. Atatürk’ün 1938’de hasta yatağında başlayan film, geriye dönüşlerle hem Mustafa’nın, hem de onun nezdinde yeni bir ulusun doğum sancılarını anlatıyor.

Film, görsel açıdan elindeki olanakları son derece başarılı kullanmış. Canlandırmalarda, elde edilen yeni belge ve fotoğrafların kullanımında hiçbir sorun yok. Ayrıca diyaloglar da iyi yazılmış. Ama benim bu filmden çıkardığım ‘kıssadan hisse’ yalnız bir adam portresinden çok, Türkiye’nin 20. yüzyıl serüveninde başımıza gelen şeylerin kaynağını daha iyi görebilmek. Bir asker olarak Atatürk, yapacağı işleri hep kafasında kurmuş ve aynı zamanda ‘sosyal bir darbeci’ olarak her şeyin bir gecede olabileceğine inanmış. Keza bu inancını uygulama fırsatı da bulmuş.

Sonuç olarak bu filmin modern eğitim sistemi içinde, eski tabiriyle ‘Milli Eğitim Bakanlığı’nın tavsiyesiyle’ ibaresi eşliğinde orta dereceli okullar için kaynak bir eser olduğunu söyleyebiliriz. Goran Bregoviç’in müziği de elbetteki vurgulanması gereken bir başka unsur. Daha önce Nâzım’ı canlandıran Yetkin Dikinciler’in bu kez Atatürk’ün sesi olarak karşımıza çıkması ise değişik bir tat olmuş. “O iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmişti” ifadesi de laiklerle diğerlerini yeniden karşı karşıya getirecek ve filmin üzerine yapılacak tartışmalar daha da şiddetlendirecek galiba. (...)

“MUSTAFA” KARGA KOVALAMAYI SÜRDÜRÜYOR
Tunca Arslan, Aydınlık

Can Dündar’ın yönettiği “Mustafa” filmini, 29 Ekim akşamı İstanbul-Beyoğlu’ndaki Sine-Pop sinemasının 18.30 seansında seyrettim.Gençlerin yoğunlukta olduğu salonda hiç boş yer yoktu. Film sürerken, 18 Ekim’de Antalya’da festival kapsamında gerçekleştirilen ilk gösteriden hemen sonra yapılan televizyon röportajlarında dile getirildiği kadar abartılı değilse de gözyaşlarını tutamayanlar, hafifçe hıçkırarak ağlayanlar vardı. Mustafa Kemal’in yaşamından, mizahi sayılabilecek, seyirciyi gülümseten kimi kesitler, alabildiğine coşku ve umut veren kimi anlar kadar, annesi Zübeyde Hanım’la mektuplaşmalarında yer alan bazı vurgular ya da Atatürk’ün ölüm döşeğindeki ruh hali vb. gibi bazı üzücü, hüzünlendirici anları da belgeselinde dengeli biçimde kullanmıştı Can Dündar. Salon boşalırken bir genç kızın yanındaki arkadaşına “Asıl böyle filmlerin seyirci rekoru kırması lazım, Recep İvedik’in değil” dediğini duydum. (...) Filmden sonra İstiklal Caddesi’nde bir iki yere uğradım, karşılaştığım hemen herkes “Mustafa”dan söz ediyordu. Filmi görenler kadar, görmemiş olanların da bir fikri vardı. Görenler de beğenenler-beğenmeyenler diye ikiye ayrılıyordu, henüz görmemiş olanlar da...

ATA SİGARA DA İÇERDİ, RAKI DA
Sina Koloğlu, Milliyet (30 Ekim 2008)

Meclis Başkanı Köksal Toptan filmi beğenmiş. Ama bir eleştirisi vardı: Atatürk’ün sigara içtiği sahneler neden ayıklanmamıştı! Yani gençlere kötü örnek olma durumu. Haydaa, bir de buradan yakalım. Atatürk bugün Kulüp Rakısı’nın logosunda. Atatürk sigara da içerdi rakı da içerdi. Eğer farklı Atatürk olayı verilecekse bunun içinde fasıllar, içkiler vs. olacak. Ben filmi seyretmedim, ama anlatılanlar böyle. Churchil’in purosunu buzlayabilir misiniz tarihten? Ben açıkçası Sayın Toptan’ın bu eleştirisini nasıl diyeyim “resmi tarih” diye yorumladım!

GAZİ CAN DÜNDAR
Ali Saydam, Akşam (29 Ekim 2008)

(...) Nereden kaynaklanıyordu bu düş kırıklığı? Büyük bir bölümündeki görüntüleri daha önce yüzlerce kere izlemiş olmamızdan mı? Hayır, Dündar araya en azından bir-iki farklı ‘Yeni’ (bilmediğimiz) görüntü koymuştu... Peki, resmi tarih tezinin dışına mı çıkılmıştı? Hayır tam tersine; tarlada karga kovalamaktan, 10’uncu yıl nutkuna kadar her şey “Emin Oktay’ın lise III Tarih Kitabı”na uygundu... Yüzeysel ve çok... Peki çok mu yüceltilmiş, putlaştırılmıştı Gazi? Hayır, tam tersine yalnız, hastalıklı, cılız, ayyaş, depresyonlar içinde kıvranan, iktidarı bırakıp her an kırlara kaçmayı planlayan bir Mustafa Kemal vardı karşımızda...

Tamam da nereden geliyordu o düş kırıklığı, insanların yüzündeki o mutsuz ifade? Ben bir tek akıllıca yanıt bulabildim bu soruya: Başkalarını bilemem, ancak bizde düş kırıklığını, beklentinin bu kadar yukarı çekilmesi yaratmıştı... Biz ‘Aslan vurması’nı beklemiştik Can Dündar’dan... Ancak o geyik vurmuştu mesela... Oysa geyik vurmuş olacağını düşünerek gitseydik tamamen tatmin olmuş olarak ayrılabilirdik o geceden...

Adı ‘Mustafa’ydı mesela. Yani Atatürk’ün arkasındaki kişinin dramı... Belgeseli değil sadece... Fragmanlardan iki şey bekliyorduk: Sadece bir parça değil, baştan sona bir Bregovic şöleni... Sonra belgesel dramanın, drama yanının çok daha yoğun yaşanacağı vaadi... Atatürk rolünde yepyeni bir yaklaşım izleyecektik. Yüzünü yakından hiç göremeyeceğimiz, perdede tek bir kelime etmeyen, ne yaptığı hayal meyal seçilen bir lider değil...

O giriş sahnesinin vaadi anlatılmakla bitmez... Film bitti çıkıyoruz... Üniversiteden bir hocama rastladım. Dedim ki: “Keşke vaat bu kadar yüksek olmasaydı... Bu gece bana muhteşem bir şölen yaşatacağınıza dair vaatte bulunup, beni...” Sözümü kesti hocam: “Sonra seni profesörler evine götürmem gibi mi?”... “Evet” dedim “Tam da öyle... Oysa baştan profesörler evi hedefini gösterseydin, çok mutlu olabilir, en ufak düş kırıklığı yaşamazdım!..”

Mustafa tam da Can Dündar’a yakışan bir belgesel. Öncekiler gibi... Ne bir fazla ne bir eksik... Onun samimiyetinden hâlâ en küçük tereddüdüm yok... Ah şu iletişim ve konumlandırma hatası da olmasaymış... Bu savaştan sadece yaralanmadan döndüğü için değil, zafer kazanmış olduğu için sevinirdim... Yine de eline sağlık Can Dündar.

MUSTAFA HAKKINDA ‘ÖTEKİ’ ŞEYLER
Onur Baştürk, Hürriyet Kelebek (1 Kasım 2008)

(...) Bu belgesel sayesinde diğer meziyetlerinin yanı sıra Atatürk’ün aslında ne kadar zekice imaj ve pazarlama çalışmaları yaptığının farkına varıyorsunuz. Örnek bol... Sofya’da düzenlenen baloya, “Hálá Osmanlı’nın boyunduruğu altındasınız” mesajını vermek için yeniçeri kıyafetiyle gitmesi, kendisine “dinsiz” diyenleri susturmak için Meclis’i 22 nisan perşembe değil 23 nisan cuma günü açtırması, 1923’ten altı yıl sonra bir güzellik yarışması düzenlenmesine önayak olması ve “başı açık Türk kadını” imajını dünyaya ilan etmesi... En çok tartışılacak olanı da, Mussolini’nin heykeltıraşını getirtip kendi heykellerini yaptırması. Bu heykelleri her yere koydurması. Bu sayede, halka otoriterliğini hissettirerek yapacağı devrimleri daha hızlı gerçekleştirebilmesi... Halkı aşağılıyor mu?

Başka tartışmalı bir bölüm, Atatürk’ün sosyal hayat üzerine söyledikleri. Günlüklerinde, “Bu halkın sosyal hayatını bir darbeyle değiştireceğim” deyip ilerde bunu çok süratle yapıyor. Hatta, “Ben onların seviyesine ineceğime onlar benim seviyeme çıksın” diyor. Burada halkı aşağılıyor mu Atatürk? Çünkü mail zincirlerinde herkesin takıldığı nokta bu. Nereden baktığınıza bağlı. Bence aşağılamıyor. Sonuçta onun kafasında bir model varmış. Batılı, modern bir model. Bu modeli hızla uygulamaya geçirmek istemiş. Modeli beğenir ya da beğenmezsiniz. Bir tek, bu “modeli uygulama hızı” eleştirilebilir. Nitekim o hızın sancısını hálá yaşamıyor muyuz? Dışımız/görüntümüz/imajımız modern çoğu zaman, ama ya beynimiz?

Can Dündar, Fikriye’ci
Atatürk’ün özel hayatı bölümleri yeni bir şey içermiyor. Fikriye-Latife çatışması, çok içmesi filan... Burada tek dikkatimi çeken, dönem gazetelerinden Vatan’ın, Latife Hanım Atatürk’ün evine geldikten sonra Fikriye Hanım’ın yaptığı ziyareti yazması. O dönemde de magazin var, her daim olduğu gibi! Ve belgelselden bir kez daha anlıyoruz ki, Can Dündar, Fikriye’ci.

Peki sonuç ne?
Sonuç? Belgeseli beğenmeyenlerin tabiriyle “yeni Can Dündar” kendisinden beklenmeyen bir iş yapmış. Atatürk hakkındaki “öteki” şeyler”i de belgesele ustaca eklemiş. Bunlara bakıp da, “Bak Atatürk böyleymiş, hadi Misak-ı Milli sınırlarımızdan vazgeçelim” diyen olacağını zannetmiyorum. Kimse aptal değil. Gaza gelmek yerine düşünmek en iyisi. Becerebilirsek tabii... Bakınız, bu konuda Atatürk’ün bir Anadolu gezisi sonrası hissettiği karamsarlıktayım (Not: O gezi sonrası özetle, “Halk her şeyi benden bekliyor” deyip yorgun düşmüş Atatürk).

BU KALP SENİ UNUTUR MU?
Yüksel Aytuğ, Sabahla Günaydın (29 Ekim 2008)

(...) Onu böylece yücelteceğimizi sanırken, sadece “büstten” ibaret hale getirdik. Can Dündar ise onu olabildiğince sadeleştirip, “Mustafa” düzeyinde saflaştırmış, durulaştırmış, arındırmış. Kuşkusuz, bugüne kadar bize dikte ettirilen Atatürk’le ilgili “büst-seller” eserlerin yanında Mustafa çok daha sıcak, çok daha gerçekçi bir etki bırakıyor. Bu haliyle “Mustafa”nın da “Atatürk” kadar görkemli ve etkileyici bir kişilik olduğunu fark ediyor, Mustafa Kemal Atatürk’e daha çok saygı duyuyorsunuz. (...)

HER DEVRİMCİ YALNIZDIR BİRAZ
L. Doğan Tılıç, Birgün (30 Ekim 2008)
(...) Ankara’daki galada Mustafa’yı izledikten sonra, sevgili Dilek Dündar, belgesel-filmin yapımcısı, “Gözlerimin içine bak ve söyle” dedi, “Nasıl buldun?”. Orada ayaküstü söylediğim şu oldu: “Putlaştırıp göklerde dolaştırdığımız Atatürk’ü yeryüzüne indirip dokunulabilecek bir insana dönüştürmüşsünüz. Başlı başına bu bile çok önemli.” Aynı sözler başkaları tarafından da söylenecektir, üstelik komplocu yaklaşımlarla ve ağır bir eleştiri olarak. Bence, “Mustafa”nın önemi burada. Aynen, Mustafa Kemal’in cumhuriyetle “iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmesi”, tanrı referanslı iktidarların yerine dünya, hayat ve insan referanslı iktidarı koyması gibi, film de Atatürk’ü gökyüzünden yeryüzüne indiriyor. (...)

CAN DÜNDAR KISKANÇLIĞI
Hakan Aygün, Bugün (1 Kasım 2008)

Can Dündar’ın “Mustafa” belgeseli eleştiriliyor da, siz hiç “şurası yalan” diyene rastladınız mı? “Atatürk rakı masasına indirgenemez” eleştirilerinden öteye geçen bir şey yok.(...) Can, Türkiye’nin “Atatürk uzmanı” olacak kadar bu işe başkoydu. Sarı Zeybek’ten Mustafa’ya uzanan çizgi, bir “kırılma” değil, “giderek daha fazla doğruyu bulma” çizgisidir. (....) Mustafa belgeselinin içindeki Atatürk sevgisini anlayamamak demek, “sevimsiz-resmi suratlı Atatürk”ü tercih etmek demektir. Atatürk’ü aşklarıyla, zaaflarıyla, hatalarıyla görmek, son tahlilde dünyada eşine az rastlanır bir lider olduğunu görememek demek değildir. (...) Mustafa belgeselini, aslında genç nesillere gerçek Atatürk sevgisini aşılamak için önemli bir başlangıç görüyorum.

CAN’IMIZ CAN’LARIMIZ SAĞ OLSUN
Savaş Ay, Takvim (30 Ekim 2008)

Görüyoruz ki o da bizim gibi, bizden biri gibi. Onun da korkuları, endişeleri, şaşkınlıkları, yanlışları, eğrileri, doğruları ve belki bizden fazladan pek çok muhteşemlikleri var. Can Dündar’ın anlatımıyla “Bizim gibi acı çeken, uykusuzluk sorunu yaşayan, yetim kalmış, İstanbul’un gece hayatını görünce dersleri sermiş. Rakı içen, yürekler yakan bir adamın çok daha sıcak, bize dokunan, içselleştirebileceğimiz bir lider. Biz zaman içinde Atatürk’ü herkes sevsin diye biraz oraları yontmuşuz. Görmezden gelmeye çalışmışız.

Çanakkale zaferi gibi ortak paydada yoğunlaşmışız ama laiklik konusunda da ne düşünüyor, din meselesinde ne düşünüyor, Muhammed konusunda ne düşünüyor? Oralara hiç girmemeye çalışmışız. Kadınların başörtüsü ve Kürt meselesi hakkında yazıları var mesela. Filmin içinde herkesin hoşlanacağı ve rahatsız olacağı bölümler olabilir.” Ne güzel bir yaklaşım nasıl da tabu kıran bir anlayış değil mi?

ATATÜRK’ÜN OĞLU
Sırrı Yüksel Cebeci, Tercüman (3 Kasım 2008)
CAN Dündar ortalığı toz duman etti. Böyle bir konjonktürde gerçeklerle yüzde yüz örtüşmeyen böyle bir belgesel yapmaya neden ihtiyaç duyuldu? Atatürk’e Saldıranların eline yeni silahlar vermek için mi? Günde bir büyük rakı, üç paket sigara içen... Kürtlere özerklik vaat eden... Hayattayken kendi heykellerini diktiren...
Çocukluğunda Kur’an hocası Kaymak Hafız’dan yediği dayak nedeniyle hilafeti kaldıran... Yani sarhoş, ayyaş, din düşmanı ve gayrimeşru ilişkileri olan bir diktatör!.. Atatürk’ü ölümünden 60 yıl sonra bu şekilde tanıtmanın kime ne yararı olabilir? (...)

MEMLEKETİMDEN “MUSTAFA” MANZARALARI
Mevlüt Tezel, Hürriyet

Star gazetesi köşe yazarı Ahmet Kekeç, “Mustafa” belgeselini izleme zahmeti bile göstermeden “Muhtemelen Can bize ‘insan Atatürk’ü anlatmıştır. Fakat bu filme de ‘ikon’ muamelesi yapmayın lütfen. Durduk yerde yeni bir ‘Şu Çılgın Türkler’ fetişizmi yaratmayın. Hele, ilk ve ortaokul öğrencilerini sinema salonlarını ‘ziyarete memur’ etmeyin” diyor. Çünkü korkuyor!

CHP Başkanı Deniz Baykal, “Atatürk, yalnız ve umutsuz, kadınlara zaafı olan, günde bir büyük rakı içen, yaptıklarından pişman biri olarak gösterilmiş. Bunlar gerçek değil. Atatürk’ün diktatör eğilimi de yoktu. Belgeselde, Türkiye’nin başta Ergenekon olmak üzere yaşadığı 2008 sürecinin yansıması olan Can Dündar yaklaşımı var” diyor.

Çünkü seri üretim bir ulusalcı olduğu için ezberi bozuluyor. Radikal yazarı Perihan Mağden de belgeseli izlemeden “MİT Görevlisi Evladı Can Dündar’ın Mustafa’sı” diyor. Çünkü üretmeyi değil, sadece çamur atmayı biliyor. Akşam köşe yazarı Ali Saydam, “Tarlada karga kovalamaktan, 10’uncu Yıl Nutku’na kadar her şey ’Emin Oktay’ın lise 3 tarih kitabına uygundu” diyor.

Çünkü izlediğini bile anlayamıyor. Cumhuriyet gazetesinin kültür sayfasında sadece “Mustafa belgeseli tartışılıyor” başlıklı küçük bir habere yer veriliyor. Çünkü o da seri üretim ulusalcı. Anlı şanlı Kemalist köşe yazarları bile tek kelime yazmıyor, çünkü Atatürk’ün not defterinden çıkan bilgiler onların da algısını bozuyor. “Atam böyle bir şey söylemiş olamaz” sendromu yaşıyorlar.

CAN DÜNDAR’IN SONU
Tuna Serim, Tercüman (2 Kasım 2008)

CAN Dündar yıllardır entelektüellerin vazgeçilmez adıydı, ne zaman epostalarımı açsam, onun bir yazısıyla karşılaşırdım, gençler onu çok severdi. “Mustafa” filmi tam bir Can Dündar tantanasıyla piyasaya çıktı, bütün kanallar ücretsiz reklâmını yaptılar, film, gidilmemesi olanaksızlar (!) listesinin tepesine yerleşti. Ama görüntü ile tanıtım farklıydı, gidenler gitmeyenlere şaşkınlıklarını anlatıyorlardı. Yıllardır Atatürk adını kullanarak paraya para demeyen Dündar, dudak uçurtan bir Mustafa Kemal portresi çizmişti. Atatürk içkiciydi, sigara elinden düşmüyordu, sofrasında ve yönetimde bir diktatördü, yalnızdı, en başta Kürtlere verdiği sözü tutmamıştı ve Müslümanlığı kaldırmak istiyordu! Film’deki “Mustafa”, Can Dündar’ın o kırık sesiyle TV’lerde anlattığı Mustafa Kemal’e hiç benzemiyor. (...) Can Dündar efsanesi bitti, yıllardır ardına sığındığı Atatürk’ü, Mustafa’ya indirgediği filmiyle kendini sevenleri karşısına aldı, yani sonunu kendi hazırladı.

SİLİK BİR FOTOĞRAF RENKLENİYOR!
Olkan Özyurt, Sabah (2 Kasım 2008)
(...) Zaman içerisinde silik bir fotoğrafa dönüştürülmüş Atatürk. Biz bunu biraz yırtmaya yeltendik.” Can Dündar’ın bu yaklaşımı oldukça önemli. Çünkü belki de bu sayede Mustafa Kemal’le doğru düzgün empati kurabileceğimiz bir portreyle karşılaşıyoruz. Atatürk’ün ne kadar hırslı bir kişiliği olduğunu, yakın arkadaşlarıyla, sevdiği kadınlarla ilişkilerini, onun da hepimiz gibi hislenip ağlayabildiğini öğreniyoruz. Yani silik fotoğraf renkleniyor. Dündar “Bence,” diyor “bunları bilmek Atatürk’ü daha değerli kılıyor. Resmi tarih diye zaman zaman dalga geçtiğimiz bir şey gerçekten var. Bence bu tarih yanlış yazılmış. Bizim elbirliğiyle bunu düzeltmemiz gerek.

Yalnızlık Ömür Boyu
Can Dündar’ın Atatürk’le yollarının ilk defa kesişmediğini biliyoruz. Bu kadar araştırmadan sonra Atatürk’ün hayatında Dündar’ı etkileyen en önemli şey ne? Hiç düşünmeden cevap veriyor: “Yalnızlığı. Neredeyse doğumla başlamış yalnızlığı. Kaybedilmiş kardeşler, babası, annesinden ayrılığı, eşinden, arkadaşlarından ayrılması... Yani peş peşe ayrılıklar silsilesi bütün hayatı.” Ama İsmet İnönü’nün hep yanında olduğunu söylüyor: “İsmet Paşa belki de son kale onun için. Israrla yanında kalmayı başarıyor. İkisinin ilişkisini, açık denizleri seven bir yelkenliyle bir limana benzetiyorum. Atatürk arkasında bir liman olduğunu bilerek o kadar açılıyor, İsmet Paşa ise onun açılması gerektiğini düşündüğü için limanda bekliyor. Birbirlerini çok dengeliyorlar. Zaman zaman düşünüyorum, Atatürk olmasaydı İnönü böyle bir Cumhuriyet yaratabilir miydi ya da İnönü olmasaydı Atatürk’ün başına neler gelirdi? Tablo çok farklı olurdu.” Ya kadınlar, Dündar kadınların Atatürk’ün hayatına hep teğet geçtiğini düşünüyor: “Derinlemesine bir ilişkisi yok. Bu bir eksiklik. Ama bunun nedeni de sürekli göçebe hayatı sürmesi. Kendisi ‘Sevmeye imkân vardı da sevmedik mi?’ diyor zaten. İki yıl aynı yerde yaşayamamış bir insanın köklü ilişkiler kurması beklenemez. Bence Atatürk için ilişkiler dediğimiz şey, yollardan yazılmış mektuplardır.” Mustafa belgeseli 29 Ekim’de gösterime girdi. Kimi çok sevip duygulandı, kimisi de Atatürk’ün yanlış tanıtıldığını düşündü. Tabii tabulara dokunmak zor iştir. Dündar da bunun için gelen tepkileri normal karşılıyor. Huzurlu ve memnun, bizimle Mustafa’yı tanıştırdığı için.”

DEĞİL 350 BİN, 3 EURO VERMEM ‘MUSTAFA’YA
Aziz Üstel, Star ( 2 Kasım 2008)

Oturdum, izledim “Mustafa”yı...Hani Can Dündar’ın yaptığı, adına da “belgesel” dediği, 29 Ekim’de gösterime giren, girdiğinden bu yana da bir iki kişinin dışında hemen herkesçe tefe konup çalınan filme... Her şeyden önce Can Dündar”m “Mustafa” öncesi iki belgeseli daha vardır. Sarı Zeybek, Fikriye.. Bunlann ikisi de, izlenesi ve alkışlanası çabalardır. Ama ya Mustafa?! Bu filmi aslında tek cümleyle özetlemek olası: Bir Adam Varmış... Canı Sıkılaaaan O kadar... Yok gerisi..

TÜRKİYE’NİN ÇİVİSİ ÇIKIYOR
Can Ataklı, Vatan (3 Kasım 2008)
Sevgili okurlar geçen haftanın en şiddetli tartışma noktalarından biri de Can Dündar’ın yaptığı ‘Mustafa’ belgeseliydi. Türkiye’nin bunca kritik tartışmaları arasında böyle bir filmin ortaya çıkması ve durup dururken Atatürk’ün kişiliği üzerine bir tartışma başlatılması ne kadar uygun, bunu kamuoyunun takdirine bırakmak istiyorum.
İnsani boyut kavramı. ‘Mustafa’ belgeseli AKP’ye destek veren çevrelerce beğenilirken, diğer kesimin tepkileri farklı oldu. Öze