PARİS - Nisan ayının ortasında, İstanbul, alışılmadık bir göç hareketine evsahipliği yaptı. Alışılmadık diyorum, oysa İstanbul bir göç gözlem merkezidir, pek çok uzman ve amatör her yıl güzergahın canalıcı bir noktasını oluşturan kentin tepelerine konuşlanır, bu olağanüstü akışın tanığı olurlar; gelgelelim, bu kez kartallar ve şahinler sözkonusuymuş, yırtıcı yüksek kuşlarının göç haritasında yeralmazdı İstanbul.
İstanbullu için asıl şölen leyleklerin göçüdür. Her ilkyazın başlangıcında, her yazın bitiminde dudak uçuklatıcı bir koreografi çalışması gerçekleşir Adaların yakınında: Onbinlercesinin, Prousta yaraşır uzunlukta ve yetkinlikte bir cümle kurmaları vardır ki gökyüzünde, görmeyene anlatması güçtür.
Kuş göçlerinden sözediyorum, çünkü aslında bir tür kuş, konuşan bir kuş sanıyorum kendimi, öteden beri. Doğunun büyük masal babaları kuşları insan diliyle konuşturmuşlardır, Attarın simurgundan Sadık Hidayetin küskün ve karamsar butimarına, kalın bir katalogdur bu. Hem batı kültüründe farklı mı durum? Aisopostu, Aristofanesti, La Fontaine ya da Assisili Francesco, Saint-John Perse, Braque ya da Messiaen, upuzun bir liste de oradan gelecektir: Ben kendimi kuş sanmışım, birşey mi?
Adım Enis, acemce bir sözcük. Soyadım Batur, Ulan Batoru düşünürseniz, Asyanın bir başka ucundan sökün ediyor. Babamın ailesi, XIX. Yüzyıl ortasında Giritten İstanbula göçüp yerleşmiş. Anamınki, XX. Yüzyıl başında İşkodra ve Tiranadan bir kadın ve bir erkek, neden bilinmez Anadolu bozkırının ortasını, Eskişehiri seçmişler. Benim ülkem, uzun yaşamış, geniş topraklara yayılmış bir imparatorluktan artmış olduğu için, göçmenlik öyküleriyle tıkabasa doludur: Demek, bir kuşlar ülkesi.
Türk kültüründe çadırın, yurdun, otağın yeri büyüktür. En eski Türkçede, eve eb denirmiş, adımın başharfleriyle çakışması bana ürperti verir. Babamın ailesi İstanbulda iki konak, anamınki Eskişehirde nefis bir taş ev yaptırtmış. Ev yapmayı öğrenen topluluklar yerleşmeye, göçmenlik zincirini kırmaya karar vermişlerdir. O üç evden ikisi yıkıldı, üçüncüsü ben doğmadan yangına teslim oldu.
Hayattaki en büyük saplantılarımdan biri, Le Corbusiernin Roquebrunedeki cabanonuna selam duran dermeçatma bir kulübeyi ellerimle inşa etmek. Gel gör ki, ne yapmak istediğini bilmek iyi birşey de, nerede yaşayacağını bilememek, göçebe ruhunun hareketliliğine teslim olmak askıda bırakıyor insanı. Benim için en doğrusu, küçük bahçeler ya da balkonlar için bir kuş evi tasarlamak olurdu belki de.
Heidegger, sonuçta, haklıymış: Bir yazarın gerçek evi, yazdıkları.