Yıllar önce, Berlindeki müzeye girdiğimde durumu oldukça yadırgadığımı itiraf etmeliyim. Heykeller, objeler, tablolar, hattâ lahitler bu duygu-düşünce karmaşasını yaratmıyor pek içimde; bir biçimde onları müzelerde görmeye alışmışım, müzeleri de evrensel haritanın bölümü olarak algılıyorum, bir ülkeye ait değil o tür müzeler. Şüphesiz Topkapı ya da Versaillesın aynı kategoriye sokulamayacağı ortadadır, imparatorluk kültürünün temsilcisidirler. Buna karşılık, Louvre ya da British Museum, insanlık kültürünün her ucuna açılmış müzelerdir, coğrafyayı ve zamanı bir ayna gibi soğurur onlar.
Gelgelelim, açık havaya ait uygarlık ürünleri farklı bir konum arzediyor benim gözümde. Dikilitaşlar her yana savrulmuşlardır: İstanbul, Roma, Paris, New York ve ötesi: her biri, bende, dalgınlıkla ana caddeye çırılçıplak çıkmış bir insanı çağrıştırdı öteden beri, alışamadım.
Berlinde, bu yer şaşkınlığı duygusu doruğa çıkıyor açıkçası. Mezopotamyanın ikibinbeşyüz yıl öncesinde yaratılmış şehircilik başyapıtını, Almanyada dört duvar arasında görmek tuhafın tuhafı durum değil mi? Bana kalırsa, Mausoleumun yeri de bir müze olmamalıydı.Gerçekçiler böyle düşünmüyor. Bakamayacak olanların eline bırakılamayacak ölçüde kıymet vermelerini anlıyorum. Iraklı bir kültür adamı, hem de ülkesini Berlinde temsil eden bir yetkili, iyi ki Berlindeymiş İştar Kapısı cümlesini kurmakta zorlanmıyor.
Tam da bu noktada, ikinci tartışma başlıyor. Louvredaki Babilonya sergisi vesilesiyle peşpeşe iki yetkin belgesel yayımladı Arte; arkeoloji ve müzecilik açısından söylenebilecek her şeyi olanca açıklığıyla ifade etti uzmanlar. Yüzyıl başında, Alman arkeologlarının keşfi ve inatlı çalışması, sonra toplanan parçaların tek tek numaralanarak sandıklara koyulması ve Berlinde başlatılan yeniden inşa işlemleri şüphesiz dudak uçuklatıcı serüvenler arasında; ama, bugünden bakıldığında, kesif bir resmî talan olarak görünmüyor mu olup bitenler?
Son Irak savaşı başlayasıya, yıllar yılı Babilonya kazalarının sorumluluğunu üstlenmiş bir Fransız arkeolog, savaşın yarattığı uzun ve zorunlu kesintinin ardından bölgeye gittiğinde ne gördüğünü kelimeleri çiğnemeden söylüyor: İnsanlık tarihinin en vandalca yürütülen kültür talanı. Babilonya, milat öncesinin megapolisiymiş. Duvarlarda kullanılan tuğlalar, bugün bile bilirkişileri şaşırtan özellikler barındırıyor. Amerikan askerleri ve Iraklı çapulcular, 100 Euroya edindikleri tuğlaların Batı piyasasında 10 bin Euro ettiğini öğrenmekte gecikmemişler.
Amerikanın Irakı demokratikleştirme savaşında bir milyon insan telef oldu, tuğlaların sözü mü olur? Kıyaslama böyle yapılmamalı. Kültür talanı, Irakta, tuğlalarla sınırlı kalmadı ayrıca, elyazmaları ve minyatürler çalındı, yok edildi. Bir gün bunların hesabını soracak bir insanlık mahkemesi kurabilecek mi Batılılar?
 |
| Brueghel'in 'Babil Kulesi' tablosu |
Babilonya belgesellerinden birinde, şanlı Babil Kulesinin satelit aracılığıyla çekilmiş bir fotoğrafında, temelleri görünüyor. Batı sanatında, başta Brueghelin ünlü tablosu, kulenin hep sarmal tasarlandığı, bir tür daire oluşturduğu bilinir zeminde. Oysa, Babil Kulesi dörtgen bir zigguratmış gerçekte. Büyük İskender şehre girdiğinde, yarıyarıya yıkık durumda bulmuş kuleyi. Yeniden, eski görkemine kavuşturulmasını emretmiş. Tek tek, numaralanarak parçaları bir yere taşınmış, sıfırdan inşa edilmek üzere. O sırada ölmüş İskender. Kule, onunla birlikte sahneden kaybolmuş.

Enis Baturun önceki yazılarıEvliya Çelebinin sönmez ışığıSol kol kopuk yaşamakKüçük Prensin uçağını düşüren adamFransıza Fransız kalmakGlucksmanngiller ve Mayıs 68Yeni Romanın Papası öldüGönülçelen VillepinKökü korunan kültür yaşarDevlet ve sanat: Dikenli tel üstün(d)eSimone ve gerisiAlmanya, Kara YıllarTütün kültürünü anlamıyorlarTürk aydınını Parise çekenFransız kültürü gerçekten öldü mü?
