Fransız kültürü gerçekten öldü mü?
Web NTVMSNBC   
NTVMSNBC'yi açılış sayfam yap
Kültür Sanat
Filmler
Sinema
Müzik
Edebiyat
Sahne Sanatları
Sergi
Mimari
Arkeoloji
İstanbul Bienali
Orhan Pamuk - Nobel
Altın Portakal
Cannes
Video
Foto Galeri
Türkiye
Dünya
Ekonomi
Spor
Teknoloji
Sağlık
Kültür Sanat
Yaşam
Hava Yol
Yeşil Ekran
Eğitim
Moda
Otomobil
Doğuş Yayın Grubu
NTV
CNBC-e
e2
NTVSPOR.NET
NBA TV
NTV Radyo
Eksen 96.2
Radio N101
NTV Yayınları
N. Geographic
 
NTVMSNBC Anasayfa » Kültür Sanat

Fransız kültürü gerçekten öldü mü?

1970’lerin başında büyülü bir şehirdi burası, çünkü 68 Mayısının doğurduğu kıvılcımlardan besleniyordu. Uluslararası akıntıların hâlâ merkezinde sayılırdı, ünlü yabancı hemşerileriyle: Picasso, Beckett, İonesco, toy Paul Auster burada yaşıyorlardı...

Brassai: İluzyonlar Evi, Paris 1933, Geceleri Paris serisi...
NTV-MSNBC
Güncelleme: 09:50 TSİ 23 Şubat 2008 Cumartesi

PARİS - Amerika’nın efsanevi dergisi Time’ın, 2007 yılının son sayılarından birini “Fransız Kültürünün Ölümü” gibi tırmalayıcı bir konu başlığıyla sunması, Paris’in durgun medya ortamını harekete geçirmeye yetti. Öyle anlaşılıyor ki, bu tür toptancı yargılar, başkalarının milliyetçi yaklaşımlarını sarakaya alanların sınırını gösteriyor: Burunlarından kıl aldırmamakla ün salmış Fransızlar, Time’ın saptamasıyla yaralandılar besbelli; her kafadan bir ses çıkıyor. Oysa, neredeyse durmadan bir “şey”in ölüm duyurusunu yapma alışkanlığının, “Roman öldü”, “Resim öldü” çığırtkanlığının mucidi onlar değil miydi? Sıra demek kendilerine gelmiş.
Haberin devamı

Peki, gerçekten de ölmüş olabilir mi Fransız kültürü? Time’ın gerekçeleri ortada: Fransa, Gerçeküstücülüğün ve Varoluşçuluğun, Yapısalcılığın ya da Yeni Dalga sinemasının beşiği, yaşama kültürünün çeşitli alanları (moda, mutfak, şarap, vb.) başta olmak üzere yaratıcılığın öncüsü bir ülkeydi bir zamanlar. Artık böyle bir özelliği kalmadı, dinamik bir kültür ortamının üstlendiği rehberlik durumunu temsil etmiyor. Paris sözgelimi, New York’un ya da Berlin’in, hattâ son yıllarda enikonu yenilenmeyi başaran Londra’nın karşısında oldukça sönük bir siluet çiziyor nicedir; tıpkı 2007 yılbaşısının çevreci soluk ışıkları gibi, bırakın başkasını aydınlatmayı, kendisi loş bir atmosferde yaşamayı öğreniyor.

Bütün kalıp cümleler, basmakalıp yargılar yarıyarıya doğrudur bana kalırsa, bu da öyle. Kültürün ‘majör’ sayılagelmiş dallarında, Felsefe’den Güzel Sanatlar’a, Edebiyat’tan Sahne Sanatları’na, XX. yüzyılı görkemli adımlarla kateden, her alanda kılavuz isimlerden temel yapıtları evrensel çapta yaygınlaştıran Fransa’da, son yıllarda, bu dinamik (ve dinamit gibi) geçmişle tersorantılı bir tablo çıktı ortaya. Benim kuşağımın Paris sevdalısı üyeleri bu değişimi birebir yaşadılar. 1970’lerin başında büyülü bir şehirdi burası, çünkü 68 Mayısının doğurduğu kıvılcımlardan besleniyordu. Uluslararası akıntıların hâlâ merkezinde sayılırdı, ünlü yabancı hemşerileriyle:
Henri Cartier-Bresson, Paris 1969

Picasso, Beckett, İonesco, toy Paul Auster burada yaşıyorlardı sözgelimi, Umberto Eco’nun ve Calvino’nun evleri vardı, sonraları İsmail Kadere ya da Kundera, Rus filozofları ya da Polonyalı fizikçiler de aynı kapılardan geçeceklerdi. 1980’lerde Mitterand’ın devlet başkanlığıyla birlikte yeni bir güç kazandı ülke, onun ölümüne dek de soluğunu tüketmedi. Herşey, sanırım, o kavşaktan başlayarak çözülmeye başladı.

Bugün, aklıbaşında, belli bir kültür düzeyine sahip bütün Fransızlar yeni devlet başkanının çizdiği yavşak portre karşısında en hafifinden sıkıntı duyuyor ve bunu açıkça dile getiriyorlar. Le Monde’un 2007 yılının seçme fotoğraflarını okura ulaştırdığı özel ekinde yeralan fotoğraflardan biri, cep telefonuyla konuşan kişinin doğrudan ABD’den ithal edilmiş izlenimi yarattığını gözler önüne seriyor. Dünyayı, şimdi, bu kravat takmaktan hoşlanmayan, yalnızca akçenin dilini iyi konuşabilen adamlar yönetiyor, Fransa’nın böbürleneceği bir ayrıcalığı kalmadı, bir önceki başkanlarını mumla arayacak hale gelmeleri durumu açıklamaya yetiyor sanırım; o Chirac ki, televizyon kuklacılarının gözdesiydi.

Gelgelelim, Sarkozy’yi buraya ‘dış güçler’ getirmiş değil. Onu, yüksek bir oy oranıyla Fransızlar seçti. Çünkü, insan haklarının, demokrasinin, laikliğin, sanatın ve kültürün, emekçilerin ve işsizlerin bekçisi olmak ilgilendirmiyor onları, daha fazla euro istiyorlar adam başına, bunun sorunlarını çözeceklerinden eminler.

Yeniden dinsel değerlere dönerek manevî boşluğu, kültürün çekildiği alanı dolduracaklarından da. Papa’yı ziyaretinde, daha inançlı yurttaşlara gereksinme duyduklarını vurguladı Sarkozy. Bir hafta olmamıştı Kaddafi’ye çadır kurdurtalı.

On yılı aşkın bir süredir, kitapçıların ve müzik dükkânlarının yerini “haute couture” imparatorluğunun ve mücevhercilerin aldığını görüyor, sızlanıyorduk. Şimdi, kahve kültürü en gelişkin şehrinde dünyanın Starbucks’lar açıldığını görüp kahkahayı patlatıyoruz.

Neyse ki, bir de öteki Paris, öteki Fransa var; altı ay boyunca, burada, ona bakacağım beş duyumla.

İyi akşamlar hüzün!

Enis Batur’un ikinci yazısı

  • Türk aydınını Paris’e çeken

  •  

    Bu habere oy ver
    Düşük
    1 Puan 2 Puan 3 Puan 4 Puan 5 Puan 6 Puan 7 Puan 8 Puan 9 Puan 10 Puan
    Yüksek
         •  En çok puan alan haberler

    Yazdır Gönder Görüş yaz/ oku

    burak ünal  - Denizli
    16 Mart 2008, Pazar 19:42  
    ya Fransız sineması?

    Bütün Görüşleri Oku

    Ana Sayfa | Türkiye | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür Sanat | Doğal Hayat | Eğitim | Moda
    Spor | Hava Yol | İletişim | Yardım | İzleyici Görüşleri | Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları