Haftanın kitapları -Temmuz 2006/2
Web NTVMSNBC   
NTVMSNBC'yi açılış sayfam yap
Kültür Sanat
Filmler
Sinema
Müzik
Edebiyat
Sahne Sanatları
Sergi
Mimari
Arkeoloji
İstanbul Bienali
Orhan Pamuk - Nobel
Altın Portakal
Cannes
Video
Foto Galeri
Türkiye
Dünya
Ekonomi
Spor
Teknoloji
Sağlık
Kültür Sanat
Yaşam
Hava Yol
Yeşil Ekran
Eğitim
Moda
Otomobil
Doğuş Yayın Grubu
NTV
CNBC-e
e2
NTVSPOR.NET
NBA TV
NTV Radyo
Eksen 96.2
Radio N101
NTV Yayınları
N. Geographic
 
NTVMSNBC Anasayfa
Haftanın kitapları -Temmuz 2006/2
Bu haftanın kitapları ‘Büyücü’, ‘Masumiyetin Ayartıcılığı’, ‘Görünür Dünyanın Eşiği’, ‘Gösteri Toplumu’, ‘Amerika’, ‘Ölüm ve Zaman’, ‘Göç, Kültür, Kimlik’, ‘Modern Düşüncede Kötülük’, ‘Gündoğumuna Yolculuk’, ‘Arabölge’ ve ‘Hınç Ayları’.

NTV-MSNBC
Güncelleme: 00:54 TSİ 24 Temmuz 2006 Pazartesi

İSTANBUL - Yayın dünyasından bir ‘ayrıntı’ya ayırıyoruz bu hafta sayfalarımızı. Şeytan ‘ayrıntı’da gizlidir deyip, Ayrıntı Yayınları’nın özel kitaplarından seçtiğimiz 11’ini aşağıda tanıtıyoruz.



BÜYÜCÜ
John Fowles

“Ancak Marguis de Sade, Arthur Edward Waite, Sir James Frazer, Gurjieff, Madam Blavatski, Carl Gustave Jung, Aleister Crowlley ve Franz Kafka’dan oluşan bir ekibin tasarlayabileceği, ihtişamlı bir gerilimle örülmüş bir muammanın romanı.”
[Financial Times]

‘Büyücü’ varolmak ve öğrenmek üzerine düşsel, erotik bir roman; mitlerin, aşkın, korkunun, yalanın, ölümün, umudun gizemlerini yapıp bozan ve sürekli özü hedef alan bir roman; her alanda bir “John Fowles” romanı.

Random House’un 20. yüzyılda İngiliz dilinde yazılmış En İyi 100 Yapıt listesinde yer alan ‘Büyücü’, kişisel özgürlüğe ulaşmanın ve insanın kendini keşfetmesinin zorluklarına dair bir edebiyat şöleni...

Çağının yarı-entelektüel bunalımlarını geçirmekte olan, Oxford mezunu Nicholas Urfe, İngiltere’nin kasvetinden ve aşktan kaçmak için ücra bir Yunan adasına İngilizce öğretmeni olarak gider. Tek başına sıkıntılı günler geçirdiği, şair olduğuna dair hayallerinin de suya düştüğü bir sırada, gizemli milyoner Conchis ile tanışır.

Büyücü, insan zihninin labirentlerinde dolaşan metafizik bir eğlence trenidir adeta. Bu labirentlerde gerçeklikle sanrı arasındaki gri bölge kahramanımızca ihlal edilir. Birbiri ardına gelişen ürkütücü olayların, aşk ve ihanetin sonucunda Urfe başta kendi akıl sağlığı olmak üzere her şeyden şüphelenir duruma gelir.

Mitolojik öğelerle ve Shakespeare’in ünlü oyunu ‘Fırtına’ya çeşitli göndermelerin yapıldığı (Conchis/Prospero alegorisi gibi) hikayede John Fowles, savaşın acımasızlığını, kadın-erkek ilişkisinin doğasını, Tanrı ve özgürlük kavramlarını ustaca anlatımıyla irdeler.

Gerçek özgürlüğün ancak kendini tanımakla mümkün olabileceği savından yola çıkılarak hayallerle gerçek deneyimler arasındaki ilişkiler, Fowles’un Prospero’su Conchis tarafından bir dizi yanılsama, maske ve gösteriyle çarpıcı bir biçimde sahneye konur.

‘Büyücü’de, insanlığın karşı karşıya bulunduğu tehdit, Batı kültürünün duvarları arasına olduğu kadar insanın kendi bilincinin duvarları arasına da gizlenmiştir. Urfe gibi, içinde doğdukları kültürün sosyal yapılarınca dayatılan davranış kalıplarından uzak durma özgürlüğüne sahip olduklarını keşfeden bireylerin çabalarıyla varılabilecek yeni bir bilinç düzeyine yolculuktur bu...

Büyücü
Ayrıntı Yayınları, 681 sf.
Çeviren: Meram Arvas
Dizi: Edebiyat - 145
Tür: Roman



MASUMİYETİN AYARTICILIĞI
Pascal Bruckner

Birkaç yüzyıllık bir zaman dilimi içinde, ekonomik, toplumsal, siyasal, dinsel anlamlarda tüm cemaat bağlılıklarını yadsıyarak yükselen, geçen yüzyıldan itibaren bireyi Tanrılaştıran, 20. yüzyılın sonuyla da hem sosyal devletin hem de ideolojilerin ve sosyal sınıf çatışkılarının, en azından görünürde gerilemesiyle son bağlarından da kurtulan Batılı insan, şimdi kendine inşa ettiği bu “özgürlük” tapınağında yalnız kalmanın acısını dillendiriyor.

‘Masumiyetin Ayartıcılığı’nda esas olarak Batı’ya, ama daha çok da Avrupa’ya odaklanarak, modernite içinde bireyin geldiği son noktayı irdeleyen Pascal Bruckner, ironik anlatımıyla Batılı erkek ve kadını hedef tahtasına oturtuyor.

Bireyciliğin içinde bulunduğu aşamayı, başlıca semptomu edimlerin sonuçlarından kaçmak olan bir hastalık olarak değerlendiren yazar, teşhisini de şöyle dile getiriyor:
“Özgürlüğün sıkıntılarına katlanmadan, nimetlerinden yararlanmaya kalkışmayı, masumiyet diye adlandırıyorum ben. İki yönde gelişiyor bu masumiyet: çocuksuluk ve kurbanlaşma.”

Sorumluluk üstlenmenin giderek mutsuzluğun kaynağı olarak algılandığı bir çağda, bu iki eğilimin de nasıl birer sorumsuzluk stratejisi oluşturduğunu medyadan toplumsal yaşama, siyasal olaylardan savaşlara, erkek-kadın ilişkilerine dek birçok sarsıcı, hatta tedirgin edici örnekle gösteriyor Bruckner.

Yüz yıldır Batı’nın yeni putu, yeni küçük aile Tanrısı olarak nitelediği “çocuk” etkenini, sürekli sürpriz ve sınırsız doyum ilkesine dayalı tüketim toplumuyla ve eğlence sektörüyle ilişkilendiren yazar, masumiyetin diğer ayağı olarak koyduğu “kurbanlaşma” başlığı altında, bir “küresel köy” haline gelmiş gezegende bireylerden halklara varıncaya kadar herkesin niçin bir kurbanlaşma stratejisi izlediğini, medyanın ve özellikle televizyonun haber üretme modelinin bu eğilimde oynadığı rolü inceliyor.

Bruckner, şeytanın avukatlığına soyunduğu bu eserinde “müzmin” sıradan insanla “müzmin” muhalife, üzerinde düşünüp kendilerini gözden geçirmelerini sağlayacak bir yığın soru yöneltiyor.

Masumiyetin Ayartıcılığı
Ayrıntı Yayınları, 288 sf.
Çeviren: Hamdi Tuncer
Dizi: Lacivert Kitaplar



GÖRÜNÜR DÜNYANIN EŞİĞİ
Kaja Silverman

“Silverman çetrefil olduğu kadar da etkili ve esin veren, vicdani sağlamlığa sahip bir etik duruşu dikkatimize sunmayı başarmış.”
[San Francisco Bay Guardian]

Önde gelen psikoanalitik kuramcılardan biri olan Kaja Silverman, öğrencilerinden birinin sorduğu bir soruyu yanıtlamak için çıkıyor yola: “Psikanalizin bir sevgi kuramı var mı?”

“Hem psikanaliz hem de son yıllarda psikanalize başvurulan çoğu tartışma içinde cinsellik, arzu ve saldırganlık çokça ele alınmıştı, ama sevgi, bu iki bağlam içinde de göze çarpmamıştı,” diyen yazar, ‘Görünür Dünyanın Eşiği’nde, sevginin hem psişik hem de siyasi alanda çok önemli bir rol oynadığını savunuyor.

Kendi bedenimizden farklı olan ve kültürel olarak hor görülen bedenleri sevme yolunda bize yardımcı olacak bir estetik model geliştirip; kültürde değişim sağlayabilecek bir idealleştirmenin nasıl olabileceğiyle ilgili bir yeniden düşünmeyi de bu modelin merkezine yerleştiriyor.

Kitabın adını, Lacan’ın ‘Ecrits’de ayna evresini tanımlamak için kullandığı “ayna imgesi, görünür dünyanın eşiği gibidir” sözlerinden alıntılayan yazar, idealleştirme işleviyle sevginin yakından bağlantılı olduğundan hareketle kitabın “eşik” kısmında, var olan idealler sistemini tartışıyor; özdeşleşmedeki tek güçlü teşvikin idealleştirme olduğunu savunuyor. Aksi halde yok sayacağımız bedenleri hangi şartlar altında idealleştirip onlarla özdeşleşebileceğimiz konusu üzerinde duruyor.

Kitabın “Görünür Dünya” olarak adlandırdığı ikinci yarısında ise, görüş alanını oluşturan üç kategoriye odaklanıyor: Nazar, perde ve bakış.

Görünür Dünyanın Eşiği
Ayrıntı Yayınları, 334 sf.
Çeviren: Aylin Onacak
Dizi: İnceleme



GÖSTERİ TOPLUMU VE YORUMLAR (2. basım)
Guy Debord

Yaşamını medyatik uygarlığın ötesinde, herkesten uzakta ve gizlice tamamlamış olan Guy Debord XX. yüzyılın ikinci yarısının en önemli şahsiyetlerinden ve kâhinlerinden biridir. Gösteriye katılmayı reddeden bir radikal entelektüeldir.

‘Gösteri Toplumu’ adlı kitabı yıkıcı olduğu kadar tarihe de direnebilmiş bir eserdir. 70’lerde yayımlandığında ‘aşırı’ tezleri nedeniyle ‘şok’ yaratmış, 80’lerde ise hayatın doğruladığı bir metin olarak kabul görmüştür.

Egemenliğini tüm dünyada çoktan kurmuş ve gündelik dile geçirmiş olan gösteri toplumunu ilk kez tanımlayan ve adlandıran Debord, kapitalist iktisadın ve meta dolaşımının uzantısı olarak nitelendirdiği gösteri egemenliğinin, sözümona sosyalist ülkelerde de var olduğunu; dünyanın yeniden tek bir pazar haline geleceğini ve bürokratik iktidarların da Amerikan tipi gösterinin hâkimiyeti altına gireceğini söylemiştir.

‘Gösteri Toplumu’nda tek kelimeyi bile değiştirme gereğini duymadan yıllar sonra kaleme aldığı ‘Gösteri Toplumu Üzerine Yorumlar’da mafya, terörizm, polis devleti gibi olguların nasıl gösterinin bir parçası haline geldiklerini sergiler. Gösteri toplumunda, kurtuluş vaatleri de gösterinin bir parçasına dönüşür, sahteleşir. Tüm dünya aynı gösterinin sahnesidir artık; hepimizin aynı gösterinin oyuncusu ve seyircisi oluruz.

Tarihsel bilgiyi yok etmek, özgürlük görünümü altında sansürü genelleştirmek, gösterinin vazgeçilmez ikizi olan terörizme girişmek, doğruyu bir yanlışlık an’ı yapmak, öznelliği silmek... gösteri toplumunun söylemini oluşturur.

Bu umutsuzluk kitabı, hapishane halindeki bir dünyada yaşadığımızı gözlerimizin önüne serer. Antikçağdan günümüze, zaman kavramında mekân kavramına, şehircilikten turizme ve kültürel tüketim soytarılığına kadar her alana uzanan gösteri toplumunun labirentleri arasındaki yolculuk kitabın ortalarında giderek dehşete dönüşür: Çıkış yoktur! (...)

Yeni bir devrim, ancak, yabancılaşmalarının ‘bilinci’ne varmış özgür işçilerin iktidarı olan özerk işçi konseylerinin demokratik ve devlet-karşıtı örgütlülükleri sayesinde gerçekleşecektir, bürokratik olması ve işçi sınıfından kopması kaçınılmaz olan bir parti sayesinde değil.

Sartre’ın ‘durum’ kavramından, Lefebvre’in ‘Gündelik Hayat Eleştirisi’ adlı kitabından ve Lukacs’ın özne-nesne diyalektiği ve ‘şeyleşme’ kavrayışından yola çıkan Debord, gündelik hayatı, sanatsal ve pratik durumlar oluşturarak, bilinçli olarak düzenlenen ‘oyun biçimleri içindeki özgür eylemlerle dönüştürmeyi tasarlamıştır.

Debord karamsardır! Karamsarlığın doruğunda yaşayan tüm devrimciler gibi gerçekçidir de... hakikati söyler!

Gösteri Toplumu ve Yorumlar
Ayrıntı Yayınları, 256 sf., (2. basım)
Fransızca’dan çeviren: Ayşen Ekmekçi, Okşan Taşkent
Dizi: İnceleme -26



AMERİKA (2. basım)
Jean Baudrillard

Baudrillard Amerika’da Avrupa kültürünün Amerika ile hesaplaşmasına alışılmadık bir boyut getiriyor. Amerika’yı ne modern Avrupa’yı tanımlayan kavram ve değerlerin tükenmişliğine ya da tıkanmışlığına bir alternatif olarak gören, ne de Avrupa merkezci bir kültür ve uygarlık anlayışıyla eleştirmeye yönelen bir kitap bu.

Üçüncü bir yaklaşımın, Amerika’yı Amerika olarak anlamanın ve bunu da yerinde, Amerika’nın kendisinde yapmanın zorunluluğunu savunuyor.

Öte yandan Baudrillard’a göre Amerika’yı yerinde anlamanın yolu müzelerini, kütüphanelerini gezmek, geleneksel anlamda kültürel ürünler olarak adlandırdığımız şeyleri aramak değildir.

Tersine, doğanın insandan önce geçirdiği bütün evrimleri sergileyen ilkel bir coğrafya, kent kavramlarımıza sığmayan bir kentleşme, farklı bir birey, ahlâk ve sağlık anlayışı, bir ‘başka-kültür’ sunan Amerika’yı görmek gerekir. Bunu yapmaksa Batı’nın çöllerini boydan boya kat eden otoyollarda gözden kaybolma noktasına varacak kadar hız yaparak Avrupa’da hiçbir zaman rastlanamayacak bir mekân ve yataylık deneyimi yaşamayı; Las Vegas’ı çölden fışkıran yapay bir ışık demeti olarak görebilmeyi; ne bir merkezi ne de dış sınırları olan ve böylece kent kavramını yeniden tanımlayan Los Angeles’ı gece karanlığında uzaktan seyretmeyi; New York’un siluetinde beliren yepyeni dikeyliği algılayabilmeyi gerektirir.

Amerika
Ayrıntı Yayınları, 150 sf., (2. basım)
Fransızca’dan çeviren: Yaşar Avunç
Dizi: İnceleme -81



ÖLÜM VE ZAMAN
Emmanuel Levinas

Çağda fenomenolojiye etik alanından getirmiş olduğu önemli bir ton değişimiyle göze çarpan Emmanuel Levinas’ın 1975-76 akademik yılında vermiş olduğu derslerden oluşan ‘Ölüm ve Zaman’da, felsefe tarihinin Aristoteles, Platon, Kant, Hegel, Bergson gibi figürlerini okumasına ve özellikle Heidegger’in ‘Varlık ve Zaman’ adlı eserleriyle bir hesaplaşmasına tanık oluyoruz.

Heidegger bir yandan saatlerin ölçtüğü varsayılan nesnel bir zaman anlayışına karşı getirdiği, Bergson’un süre kavramında olduğu gibi, varoluşun kendine özgü zamansallığını ölümlülük koşulumuzla yakın ilişkisi içinde ele almış olmasıyla takdir edilirken, öte yandan da Dasein (or-da olan) çözümlemelerinde temel varlıkbilim tasarısı içinde kaldığı için eleştirilir.

Ölümün insani varoluşun “en kendisine has olasılığı” olarak görülmesi düşüncesi, ölüme yazgılı olmanın daha baştan bir kesinlik olarak bilinmesi, ölümün yol açtığı yokluğun daha baştan bir kesinlik olarak bilinmesi, ölümün yol açtığı yokluğun daha baştan ve daima varoluşun kendine özgü zamansallığını kaygı biçiminde kurması şeklindeki Heidegger düşüncesi burada enine boyuna tartışılır.

Heidegger ölümü, “ben’in ölümünden itibaren “kendi ölümüm” olarak betimlemekte, “ötekinin ölümü”nü özgün olmayan bir deneyim olarak ikincil duruma getirmektedir. Levinas ise ölümün yol açmış olabileceği kaygı biçimini, her ne kadar deneyimin terimlerine dirense de, esas olarak “ötekinin ölümü”nden türetmeye girişir.

Öteki’yle ilişkim, onun ölümü karşısındaki sorumluluğum ve onun yokluğunun ortaya çıkardığı soru, “yanıt yokluğu”, benim varlığa tutunma gayretimi (conatus) daha baştan tehdit eden “kendi ölümüm”ün olasılığından duygulanım açısından daha güçlü ve ondan daha özseldir. Öteki’yle ilişkim, asla “özdeş” olanın terimlerine (Aynı’nın Ötekisine) indirgenemeyecek, dolayısıyla bilmeye ve bilincin yönelimsel edimlerine direnen, asla bir eşzamansallıkta bir araya toplanamayacaktır; zamanın sonsuz olanla bir ilişki olduğu benim kendi ardışık zamansallığımdan. Levinas’ta varlıkbilimin terimleriyle bir varlık-olmayan olarak bile belirlenemeyerek bilmece niteliğini koruyan ölümden ve de artık kronolojik bir dizi içinde anların art arda gelmesinden ibaret olarak tasarlanamayacak yeni bir zaman düşüncesinden itibaren asla ödeşmiş olamayacağım bir sorumluluk doğar. Burada artık sonsuzluk düşüncesi varlıkbilimsel veya teolojik bir içerik kazanmış, temsil edilebilir bir ebediyet veya bir “öte dünya” tasarımı değildir; belki sadece bir ayrılma ve elveda (adieu) biçimine sahiptir.


Ölüm ve Zaman
Ayrıntı Yayınları, 156 sf.
Çeviren: Nami Başer
Dizi: İnceleme



GÖÇ, KÜLTÜR, KİMLİK
Iain Chambers

Hem gerçeklikte hem de mecazi anlamda göç, modernitenin temellerinin altını oyan ve onları sorgulamaya açan bir kavramdır. Küresel düzlemdeki insan göçleri modernitenin çekirdeği olan kent mekanını dönüşüme uğrattığı gibi ulus-devlet sınırlarını ya da Birinci Dünya ve Üçüncü Dünya gibi ayrımları da muğlaklaştırmakta ve eski açıklama kalıplarını geçersizleştirmektedir.

Kavramsal düzeyde ise bu sürece, farklı tarih ve hafızaların iç içe geçip harmanlanması, tekil kimlik kurgularının parçalanması ve dilin melezleşmesi eşlik etmektedir.

Bu gözlemlerden yola çıkan Iain Chambers, modernitenin gözlüğünden bakmakta ısrar eden toplumsal ve kültürel kurumların bu “hareketli” dünyayı anlamakta yetersiz kaldığı tespitini yapıyor. Bizi melez diller, dünyalar ve tarihler arasında gezdiren yazar, mekan ve kimlik anlayışımızın nasıl değiştiğini ortaya koyuyor.

Somut gözlemlerle kuramsal düşünümlerin yan yan yürüdüğü “denemelerden” oluşan bu metin, aynı anda hem parçalı hem de bütünsel bir yapı arz ediyor. Kültürel çeşitliliğin farklı mecralarında gezinirken, “öteki” ile tanışmanın ve anlaşmanın yeni yollarını keşfediyoruz.

Göç, Kültür, Kimlik
Ayrıntı Yayınları, 192 sf.
Çeviren: İsmail Türkmen, Mehmet Beşikçi
Dizi: İnceleme



MODERN DÜŞÜNCEDE KÖTÜLÜK
-Alternatif Bir Felsefe Tarihi-
Susan Neiman


Susan Neiman, ‘Modem Düşüncede Kötülük’ adlı bu kitabında kötülük sorunu üzerinden felsefe tarihinin farklı bir okumasını gerçekleştiriyor. Zira ona göre, modern düşüncenin esas yönlendirici gücü bu sorunda vücut bulmaktadır.

Öte yandan, dünyanın bir anlamının olup olmamasıyla kötülük arasında ne gibi bir ilişkinin bulunduğunun açığa çıkarılabilmesi için bazı sorulara verilen yanıtların izinin sürülmesi gerekli:
Doğal kötülüklerle ahlâki kötülükler arasında bir ilişki var mı? Doğal felaketler, ahlakdışı davranışların bir cezası mı? Çekilen ıstıraplar hak edilen bir cezanın sonucu mu? Kötülüğün kaynağı erdemsizlik midir? İlahi adalet er geç gerçekleşir mi? içinde yaşadığımız bu dünyaya, olası dünyaların en iyisi demek mümkün mü?

Sergilenen her türlü yaklaşım sonuçta kötülüğün dünyanın kavranışıyla ilgili bir konu olduğunu ortaya koyacaktır. Örneğin 18. yüzyıl Avrupalıları Lizbon depremini kötülüğün bir kanıtı sayarken günümüz insanından bir hayli farklı bir yaklaşım sergilemekteydiler. Leibniz’ten Hegel’e kadar pek çok filozof da kötülüğün var olduğu bir dünyanın yaratıcısını, bu sorular çerçevesinde haklı kılmaya çalıştı. Ne var ki, bu kadar çelişki ve acıyla dolu bir dünyayı kusursuz bir Tanrının yaratısı saymak ne kadar mümkün? Bu filozofların gösterdikleri çaba; Pope, Voltaire, Marquis de Sade gibi edebi kişiliklerin de hız vermesiyle umulanın tersine Tanrının gücünü zayıflattı. Artık, Nietzsche’nin savının dile gelme zamanıydı: Tanrı öldü! Dünyadaki mutsuzluğun ne kadarının Tanrının hatası, ne kadarının bizim hatamız olduğuna ilişkin bir tartışma olarak başlayan ahlâki ve doğal kötülükler arasındaki ayrım, bundan böyle daha da derinleşecekti. Neiman bugün bizlerin, kötülüğü insan zalimliğine ilişkin bir şey diye gördüğümüzü vurguluyor. Bunun en somut örneği olarak da Auschwitz bütün dehşet verici görünümüyle karşımızda durmakta. Lizbon depremi hakkında bıkkınlık yaratacak kadar çok laf edilmişken Auschwitz’in entelektüeller arasında tuhaf bir suskunluk yaratması da her şeyden öte, bu akıl almazlığın bir yansımasıdır esasta. Nitekim Neiman, kitabında gerçekleştirmeye çalıştığı alternatif bir felsefe tarihi inşa etme çabasında, son ahlâki kötülük saydığı Holocaust’a felsefenin verdiği cevabın peşini kovalar gibidir: Ahlâk, kötülüğü kavranır mı kılmalıdır, yoksa kavranır kılması bizi daha mı çaresiz hale getirecektir?

‘Modern Düşüncede Kötülük’, yaşam ve ölüm arasında acı içinde hayata anlam vermeye çalışan biz ‘modernler’ için nerede durduğumuzun iyi bir göstergesidir.

Modern Düşüncede Kötülük
Ayrıntı Yayınları, 394 sf.
Çeviren: Ayhan Sargüney
Dizi: İnceleme



GÜNDOĞUMUNA YOLCULUK
Julian Barnes

“Julian Barnes geleneksel zaman ve tür kalıplarını kırarken, düşüncelerden ve dilden karakterler yaratırken, gözlerini yalnızca gündoğumuna değil, okurun zekasına da dikerken onun evrensel İngiliz sesini Meksika’dan selamlamaktan memnuniyet duyuyorum.”

[Carlos Fuentes - New York Times]

İkinci Dünya Savaşı sırasında bir savaş uçağının içinde başlayan bir öykü Gündoğumuna Yolculuk. Saniyelerle sayılabilecek bir aralıkta gündoğumunu iki kez görebilen bir pilotun, Prosser’ın rehberliğinde çıkılan bir yolculuk bu.

Roman, aynı zamanda kahramanı Jean’in çocukluğundan yaşlılığına kadar hayatının izini sürüyor. Jean ömrü boyunca gerçeklerin peşine düşüyor ve sonunda aradığı yanıtları buluyor. Biz de onun çocukluktan ergenliğe geçişine, ardından kendi çocuğunu yetiştirişine tanıklık ediyoruz.

Arka planda İkinci Dünya Savaşı’nı yaşayan, sonrasında kendine gelmeye çalışan, yirmi birinci yüzyılda bilgisayarlarla insanların birebir iletişim kurmaya başladığı bir ülkenin, İngiltere’nin gelişimini de gözleme fırsatı buluyoruz. Bir zamanların üzerinde güneş batmayan imparatorluğunda çok katmanlı ve uzun soluklu bir yolculuğa tanık oluyoruz.

Julian Barnes az sayıda karakterin uzun bir zaman dilimine yayılmış öykülerini iç içe anlatırken, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgiyi belki biraz daha netleştirmeye, yaşamın anlamını çözme sürecini ortaya dökmeye çalışıyor. Bunu da kimi zaman Hurricaneler, kimi zaman da günümüz internetini andıran sistemler aracılığıyla yapıyor. Kullandığı araçlar ne olursa olsun, Barnes’ın hayal gücü okuru kavrıyor, fark ettirmeden etkisi altına alıyor.

Romanın ana karakteri Jean masumiyetini ve sevilesi özelliklerini yitirmeden olgun bir kadın olduğunda, mantığın ötesinde bir bilgeliğe erer. Mutsuz bir evliliği yıllarca yürüttükten, bir de çocuk sahibi olduktan sonra kocasını terk eden Jean, yüz yaşına geldiğinde, ölümle, dinle, intiharla ilgili temel sorulara memnuniyet verici olmasa da, kesin yanıtlar verebilecek durumdadır artık. Gizemli evrenin karşısında duyduğu huşudan ise hiçbir şey eksilmemiştir...

Gündoğumuna Yolculuk
Ayrıntı Yayınları, 221 sf.
Çeviren: Didem Atay
Dizi: Edebiyat -146



ARABÖLGE
William S. Burroughs

Beat hareketi yazarlarının büyük hayranlığını kazanmış William S. Burroughs’un ilk dönem yapıtlarından oluşan ‘Arabölge’, yazarın edebi evrenine eşsiz bir girizgah niteliğinde.

Burroughs cinsel konularda sözünü sakınmaması, uyuşturucu bağımlısı olarak deneyimlerini açıkça anlatması nedeniyle “katışıksız deneyim edebiyatının peygamberi” olarak kabul edilir.

Büyük ölçüde özyaşamına dayanan ‘Arabölge’nin ilk iki bölümünü oluşturan ‘Öyküler’ ile ‘Lee’nin Günlükleri’nin anti-kahramanları, içinde yaşadıkları gerçeklikle gelecekte yeni bir hayat düşü arasında sıkışıp kalmış, sürekli çuvallayan, her daim kaybeden üçkağıtçılar, fahişeler, kaçakçılar, hırsızlar, uyuşturucu müptelaları, kısacası bir bekleme odası olarak Arabölge’nin müdavimleridir. Bu “yeraltı” insanları, kökleri muğlak mülksüzler olarak hareketsizlikte, pasiflikte ya da dumur halinde asılı kalmış, her gün yeniden üretilmesi beklenen sistemin uyumsuz, “arızalı” parçalarıdır.

Yazarın geleneksel roman biçimine yıkıcı bir müdahale olarak dili görsel imgelerle tahrif eden üslubu, saplantılı öfkesi kitabın son bölümü ‘Kelimeler’de en üst noktaya ulaşıyor.

Cinsellik konusundaki gözüpekliğiyle Marquis de Sade, uyuşturucu bağımlılığını ortaya dökmesi açısından Thomas de Quincey ve yazınsal deneysellik anlamında James Joyce ile derin bağlar kuran yazar, “20. yüzyıl uyuşturucu kültürünün Poe’su, Artaud’su, Baudelaire’i olarak nitelenir.

‘Arabölge’, “Konuşmak yalan söylemektir” diyen 20. yüzyılın avangard yazarlarından biri olan Burroughs’tan, kelimelerin yetersizliğine inananlar için çarpıcı bir başyapıt.

Arabölge
Ayrıntı Yayınları, 217 sf.
Çeviren: Fahri Öz
Dizi: Yeraltı Edebiyatı -32



HINÇ AYLARI
Pascal Bruckner

Bir aşk ilişkisinde birbirimize tapınarak monotonluktan kaçınabilir miyiz? Erotizme sığınmak bıkkınlıktan kurtulmanın bir yolu olabilir mi? Pascal Bruckner bu romanında kahramanlarını Akdeniz’de, Marsilya’dan İstanbul’a doğru yol almakta olan bir yolcu gemisinde, bu üstü örtülü soruların etrafında bir araya getiriyor.

Tekerlekli sandalyeye mahkûm Franz, karısı Rebecca’yla yaşadığı ilişkiyi bir başka gemi yolcusu Didier’ye anlatır. Hem de ta en baştan ve ortak yaşamlarının en mahrem noktalarını da es geçmeden...

Ne erkeğin ne de kadının üstünlük sağladığı, yıkıcı bir tutkunun etrafında rollerin her daim değiştiği, sürekli bir yenilik arayışı içinde fazlasıyla dozu kaçmış bir cellat-kurban ilişkisi olarak gelişen bir birlikteliktir söz konusu olan. Franz’ın hikayesi, ilişkilerinin tekdüzeliğinden sıyrılıp beraberliklerine biraz heyecan katmak amacıyla yolculuğa çıkan Didier ile Beatrice’in de mahvına yol açacaktır.

Her biri, kendi geçmiş yaşamının şekillendirdiği algılama biçimlerinin esiri olan bu insanlar, yıkıcı duyguların pençesinde birbirlerine son derece zalimce davranabilmektedirler.

Franz ile Rebecca’nın bin bir badire atlatan ilişkilerinde artık icat edilecek bir yenilik kalmadığında ne olacaktır? Tutkuyla nefret arasındaki sıkı akrabalığın onları götüreceği son nokta nedir? Ancak kendimizden daha güçlü birine mi aşık olabiliriz? Huzur, bir aşk ilişkisinde tutkunun baş düşmanı mıdır?

Roman Polansky tarafından 1992’de ‘Acı Ay’ adıyla beyazperdeye de aktarılan roman, özel hayatın çıkmaz sokaklarına ve insan doğasının en karanlık kuytu köşelerine ayna tutuyor.

Hınç Ayları
Ayrıntı Yayınları, 224 sf.
Çeviren: Mustafa Balel
Dizi: Edebiyat


—> Haftanın Kitapları sayfası için iletişim:
Onur Serim


 

Bu habere oy ver
Düşük
1 Puan 2 Puan 3 Puan 4 Puan 5 Puan 6 Puan 7 Puan 8 Puan 9 Puan 10 Puan
Yüksek
     •  En çok puan alan haberler

Yazdır Gönder Görüş yaz/ oku

                        Bu habere henüz yorum yapılmamış


Ana Sayfa | Türkiye | Dünya | Ekonomi | Sağlık | Yaşam | Teknoloji | Kültür Sanat | Doğal Hayat | Eğitim | Moda
Spor | Hava Yol | İletişim | Yardım | İzleyici Görüşleri | Reklam Seçenekleri | Hukuki Şartlar & Gizlilik Hakları